Ağustos 04, 2016

Hey gidi Karadeniz...

'İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir.' Amelie filminin beni en çok etkileyen sözlerinden biridir bu söz. Yer ve zaman kavramları modern çağın en büyük iki sorunu aslında. Hatta bilimin üzerine en çok düşündüğü ve zamana kafa tutup yer değiştirmeyi sağlayabilir miyiz noktasına kadar geldikleri iki büyük sorun. İnsan aslında evrenin tamamına ve zamanın sonsuzluğuna ait ama farkında değil. Bununla birlikte insan, öylesine korkak ki eviyle işi arasında gidip gelmekten, kendisine dikte edilen, anlamsızca dayatılan hayatı yaşamaktan dünyayı keşfedecek zamanı olmadığı bahanesine sığınıyor hep. İşte ben de buna karşı çıkıyorum. Bir yerden bir yere ışınlanmamıza gerek yok. Yola çıkma cesaretimiz varsa gezilecek çok yer ve yeteri kadar zamanımız var aslında.

Bu yazının konusu gezdiğim gördüğüm yerler, yolda başıma gelenler, yaşadığım güzel anlar ve biraz da bunları unutmama çabamdan ibaret olacak. Yazmak için uzunca bir zaman beklememin sebebine gelince bunu açıklamak benim için biraz zor. Kelimelerimin yetersiz kalacağı ve yaşadığım kadar etkili yazamayacağım endişesi taşıyorum şu an. Uzun zamandır görmek istediğim yerleri, size çok kısa bir zamandır yaşadığım duyguların etkisi altındayken yazmaya çalışacağım. Kendime itiraf etmekte zorlandığım gerçeklerle tanıştım ben de. Kendimi keşfettim ve sanırım kendime dair hiç bilmediğim yeni yerler fethettim. Bu yüzden kendi tarihimde ortaçağı kapatıp yeniçağı başlattım diyebilirim. İnsanın içsel yolculuğunun bazı önemli durakları vardır. Bu gezi benim için tam da böyle bir tecrübe oldu. Yazarken yeniden yaşayacağım için oldukça heyecanlıyım. Biraz da hüzünlüyüm tabi. Yaşananlar yazılma aşamasına geldiğinde benim anılarım olmaktan çıkıyor çünkü. Umarım Karadeniz'i yaşamak isteyenlere rehberlik eder bu yazım. Haydi güzel bir Karadeniz türküsü açın ve yolculuğuma eşlik edin. 

https://www.youtube.com/watch?v=xlW9gnCOOKA

Yola çıkma sürecim bir hayalkırıklığıyla başladı. Zaten nedense hep öyle başlıyor güzel şeyler. Sonra kendime her zaman kurduğum cümleyi kurdum. Şansına küsme, ona bir şans daha ver. Hiçbir karşılaşmanın tesadüf olmadığına şimdilerde yeniden kanaat getirmeme sebep  harika insanlar tanıdım. Birlikte yola çıktık. Birlikte yolun kaderini paylaştık. Birlikte güldük. Kavga ettik bazen. Birlikte sövdük bizi almayan araçlara. Yemeğimizi paylaştık. Hikayelerimizi paylaştık. Şarkı söyledik, sesimiz hiç kaybolmamak üzere evrenin sonsuzluğuna karıştı. Bir insanın bir insanın hayatına dokunması, o hayatta farklı bir pencere açması tam da böyle oluyor zaten. Hiçbir karşılaşma tesadüf değil, güvenin bana.

Yol açık, yola çık dedik. Baş parmaklarımızı kaldırdık yola doğru ve tüm otobüs firmalarına başkaldırarak. Peki sonra ne oldu? Bolu'ya kadar gitmek için bindiğimiz ilk araç yüz metre ilerde bizi indirmek zorunda kaldı. Arkadaşı aradığı için son anda geri dönmek zorundaymış. Bir aydır sigara içmiyordum. Sigaraya yeniden orada, tam o dakika başladım. Yol açık demiştik ama daha ilk araçta yolumuza engeller çıkmaya başlamıştı. Hayatta hiçbir karşılaşmanın tesadüf olmadığına olan inancım tam da bu anda tazelendi. Hayatta asla pes etmezsen karşına hep daha iyi fırsatlar, daha iyi insanlar çıkıyor. Çünkü daha sonra duran araçla Gebze'den Amasra'ya kadar gittik ve iyi insanlar tanıdık. Hani ne derler, bir şey olmuyorsa daha güzel bir şey bizi bekliyordur diye. Tam da öyle oldu. Böylelikle iki harika dost edindik. Bizi Amasra'da gezdirdiler, belki kendi imkanlarımızla haberdar olup gezemeyeceğimiz yerleri onlar sayesinde gördük, birlikte çorba içtik. Hatta yolumuza devam etmek için vedalaştıktan sonraki günlerde bile merak edip nerelerdesiniz diye arayıp sordular. Şimdi kim tesadüf diyebilir bizi alan ilk aracın son dakikada işi çıktığı için bizi indirmesine. Yolumuzun başka insanlarla kesişmesi gerekiyormuş demek ki. Hayatın tuhaf bir zamanlaması var. İlk dakikalarda ne tarafa doğru yol aldığın sonraki günlerde karşılaşacağın insanları ve yolun kaderini de belirliyor aslında.

Amasra'ya sabahın beşinde varıp bir çay ocağında enfes bir çay içip Amasra Kalesi ile Ağlayan Ağaç'ı gördükten ve enfes bir çorba ziyafeti çekip, vakitlice her yeri gezdikten sonra planda olmamasına rağmen Safranbolu'ya gitmeye karar verdik. Dostlarla vedalaştık ve otostopla vakit kaybetmemek adına Safranbolu servislerini kullandık. Gittiğim yerlerde çarşı pazar gezmeye bayılıyorum ben. Safranbolu'da da indiğimiz yerde bir çarşıdan geçerek sokakları gezmeye başladık. Tarihi Safranbolu evlerinin önünde fotoğraflar çektik. Eski Çarşı denen yeri ararken yanlış yola sapıp biraz yorulduk. Sonra yeniden doğru yolu bulup yürümeye devam ettik. Bu aşamalarda, gezmenin ve hatta kaybolmanın hayatın ta kendisi olduğunu bir kez daha fark ettik. Çünkü doğru yolu bulmak için önce kaybolmak gerekir. Eski Çarşı'nın içinde dar sokaklardan sayısız güzellikteki hediyelik eşya dükkanlarının arasından geçerek ve çarşıdan aldığımız lokumları yiyerek meydana geldik.





O günkü rotamıza göre Sinop/Erfelek'e varmamız gerekiyordu. Otostop için biraz vakit kaybettikten sonra üç kilometre kadar yürüyüp Kastamonu sapağına gitmeye karar verdik. Sıcakta ve ağır sırt çantalarımızla yürümek çok da kolay olmuyordu tabi. Kastamonu sapağından Sinop'a kadar kaç araç değiştirdiğimizi şu an ben de tam anımsayamıyorum. Ama bizi Sinop'a kadar götürüp iki gün boyunca Sinop'ta gezdiren Mustafa Abi'mizden bahsetmezsem bu yazı çok eksik kalır. Gezimiz bittikten sonra bile zaman zaman bahsedip kulaklarını çınlattığımız arayıp hal hatır sorduğumuz çok iyi insanlar tanıdık. Hepsi birbirinden iyiydi ama benim bir numaram Mustafa Abi'dir.

Mustafa Abi bizi aldıktan sonra Sinop merkeze kadar getirdi. Bu arada kısa bir süre yanımızdan ayrılması gerekti. Çünkü eve gidip insülin iğnesini yapması gerekiyormuş. Bu detayı neden belirtiyorum çünkü rahatsızlığına rağmen ve evinde dinlenmek varken bizi iki gün gezdirmesinden çok etkilendim ben. Kolay kolay kimsenin yapmayacağı bir şey bu. Mustafa Abi'yi beklerken oturduğumuz çay bahçesinde rotamız hakkında konuşuyorduk. Ayancık'a gidip babamın çocukluk arkadaşını ziyaret etmek vardı aklımda ama Ayancık rotamıza biraz ters kalıyordu. Planda olmayan bir yer için arkadaşlarıma ısrar da edemezdim. Ayancık yerine Erfelek şelalelerine varıp kamp yapabilir miyiz derken hava karardı. Bu arada ön masada oturan ihtiyar çiftle olan sohbetimizden biraz rahatsız oldum. Çünkü yıllardır Sinop'ta yaşayan ama bir kez olsun Erfelek'e çıkmayan bu tatlı çift bize "Şelale görüp ne yapacaksınız, boşverin başka yerleri gezin." dedi. Biz beş yıldızlı otelleri değil, doğayı gezmek için yola çıkmıştık. Doğanın bize sunduğu en güzel oluşumlardan biridir şelaleler. Yola çıkmadan önce en çok görmek istediğim yerlerden biri Erfelek'ti üstelik. Yol boyunca cesaret kıran veya olumlu tavrımızı azaltan ne varsa gülüp geçtik ama bu ilk tecrübe olduğundan ben bir an evvel o çiftten uzaklaşmak istedim. Mustafa Abi de bir türlü gelemediğinden hava kararmadan Erfelek'e varalım diyerek hareket zamanı diyip çantaları yüklendik. Çay bahçesinden çıkıp yüz metre kadar yürüdük derken yanımızdan geçen bir araç durup bize seslendi. Mustafa Abi'ydi tabi. Biraz da mahcup bir şekilde "Abi kusura bakma gelmeyeceksin sandık, yola koyulduk." dedik. Gezinin kırılma anlarından biriymiş meğer. Biz tekrar bindik arabaya. Akşam olduğu için Sinop Cezaevi kapalıydı, yarın gezeriz buraları o zaman bu gece burada kamp atalım dedik ve başladık Mustafa Abi rehberliğinde kamp yeri aramaya.



Sinop'ta bir gelenek var. İnsanlar evlerini yaz sezonu boyunca kiraya verip kendileri kamp alanlarında büyük çadırlarda kalıyorlar. İşte böyle bir yere gelip karanlıkta fenerlerimizle çadırlarımızı kurduk. Mustafa Abi'nin de gitmeye niyeti olmadığından oturduk uzunca bir süre sohbet ettik. Yedik içtik eğlendik derken Mustafa Abi evde hanım bekler, diyerek yanımızdan ayrıldı. Görüşemezsek diye her şey için teşekkür edip vedalaştık. Ama sabah olduğunda Mustafa Abi telefon edip sizi alayım da gezdireyim demez mi? O gelene kadar biz de toplanmaya başladık. Bir yandan da konuşuyoruz tabi ne iyi adam falan diye. Çadırlarımızı çöplerimizi topladık Mustafa Abi geldi yine doluştuk arabaya merkeze döndük. Önce birer çay içelim dedik. Sonra Sinop Cezaevi'ne girdik. Mustafa Abi ben içerde çok bunalıyorum sizi dışarda beklerim, diyerek gelmedi. Gerçekten de hak verdik ona. Koğuşlardan birinin penceresinden dışarı baktım ve uzun yıllar bunu yapmak zorunda olduğumu hayal ettim. Ceza Hukukuyla ilgilenen bir avukatın içsel yolculuğuydu bu. Her ne kadar meslek ilkelerimizde "kişiselleştirme" yanlış olsa da... Yine de empati doğru bir şeydir. Neyse.  Zor, gerçekten çok zor. Tam o an aklıma Silivri'de bulunan ve aslen Sinop'lu olan bir müvekkilim geldi. Şu an böyle hissediyor demek ki dedim. Bu hislerle yaklaşık yarım saat kadar gezip, hüküm giyen ve burada kalan Sabahattin Ali'yi anıp o ünlü Aldırma Gönül türküsünü hep bir ağızdan söyledikten sonra Mustafa Abi'den telefon geldi. Şekeri yükselmiş fenalaşmış. Tabi apar topar hastaneye yetiştirdik. Serum bağlandı, tetkikler yapıldı. O bize yoldaş, biz ona yoldaş olduk derken Mustafa Abi kendine geldi. Biz de gözümüz arkada kalmadan kendisiyle vedalaştık teşekkür ettik ve ayrıldık. Tabi sonraki günlerde bizi merak edip defalarca aradı hal hatır sordu. İnsana ne güzel insanlar var hayatta dedirten gerçekten de ne güzel insanlar tanıdık... Sağlıkları bozulmasın, işleri güçleri rast gitsin inşallah.













Mustafa Abi'yle vedalaştıktan sonra Sinop'lu ünlü düşünür Romen Diyojen heykelinin önünden geçerek ve ünlü "Gölge etme başka ihsan istemem." sözünü de anımsayarak Erfelek ilçesine giden minibüslere bindik. Minibüste her yerde olduğu gibi "Yolculuk nereye gençler? Nereden geliyorsunuz?" diye bir sohbet başladı tabi. Bu sohbet esnasında Erfelek şelalelerine sadece taksilerin gittiğini ama otostop yaparsak bizi mutlaka alacak insanların da olabileceğini öğrendik. İndikten sonra da taksiye para vermek istemedik ve otostop çekmeye başladık. Bizi alan genç arkadaşımız kendi gideceği yola kadar değil, bizim için yolunu uzatıp Erfelek Şelaleleri girişine kadar götürdü bizi. Otostop konusunda şanstan yana sıkıntımız yoktu ama biz bu bu şansımız yerine iyi insanları tanıma şansımızı konuştuk hep. Otostop tehlikeli diyen insanlara da selam olsun bu arada.

Erfelek Takım Şelaleleri denen bölgede yirmi yedi adet şelale olduğu yazıyor kaynaklarda. Yürüyüş -daha doğrusu tırmanma- yolundan giderken biz o kadar şelale görmedik tabi ama küçük de olsa şelaleler vardı. Benim aklım hemen girişteki en yüksek şelaledeydi tabi. Çünkü önünde geniş bir su birikintisi oluşmuştu ve günlerdir kendimi o soğuk suya atmanın hayalini kuruyordum. Hatta Erfelek'i iptal mi etsek diyen arkadaşlarımı bıktırana kadar ısrar ettim diyebilirim.

Tırmanmak yorucuydu. Antrenmansızdım, yüküm fazlaydı ve ayakkabılarım ıslak çamurlu zemine uygun değildi. Bu ayakkabılarla daha evvel Fethiye Kelebekler Vadisi'nde kayıp neden hala ısrarla bu ayakkabıyla yola çıktığımı anlamayıp kendime kızdım. İlk fırsatta kendime trekking botu almaya and içtim. Fakat ekip sağlamdı. Biri kendi hafif çantasıyla benim çantamı değiştirdi kolay taşımam için. Diğeri yol boyunca "Ay ben burdan çıkamam yardım edin." diye mızmızlanmalarıma katlandı. Üç dört kez vazgeçtim çıkmıyorum siz gidin dedim ama arkada adam bırakmıyorlar bunlar :)) Kızdılar falan ama beni zorla da olsa en tepeye çıkmaya ikna ettiler. Yol arkadaşlığı böyle bir şey işte. Gülüp eğlenirken herkes iyi arkadaştır. Zor anlarda belli olur insanın karakteri ve insanları en iyi yolda tanırsınız.





Kaynak denen asıl şelaleye çıktığımızda tüm bu zorlu yolculuğa değmediğini fark edip üzüldük. Kısa bir su ve fotoğraf molası verip dinlendikten sonra inişe geçtik. İniş daha kolaydı ama birkaç yerde ben yine yardıma ihtiyaç duydum tabi. Bakın düşmekten korkmuyorum gerçekten ayakkabılarım kaydığı için, diye diye indim aşağı.

Aşağı inerken hemen hemen yarı yolda bir çay ocağı var. Orada çay molası verdik. Yine bol bol fotoğraf çekerek aşağı indik ve ben nihayet şelalenin buz gibi, insanın kanını donduran ama bir o kadar güzel olan soğuk sularına kendimi bıraktım. Geçen yaz Hasan Boğuldu Şelalesi'nde ilk kez başıma gelen hipotermi şokunu burada da yaşadım ama bu kez yalnızca bir dakika kadar süreceğini bildiğim için ortalığı ayağa kaldırmak yerine havluma sarılıp sessizce bekledim :)) Bilmeyenler için şöyle bir şey. Önce kanınızın damarlarınızdan akışını hissediyorsunuz. Sonra vücudunuz yanmaya başlıyor. Bu kısmı biraz korkutucu. Vücut normal ısısına ulaşınca sorun kalmıyor. Fakat uzun süreli ve şiddetli soğuğa maruz kalınırsa şokun etkisi ölümcül olabiliyor. Yine de ölmeden önce yapılması gereken şeylerden biri şelalede yüzmek:)) Bu arada bu soğuk suda nasıl durabildiğime şaşırıp başıma toplanan insanlara gülümsedim. Bir kadın "Helal olsun ya nasıl girdin valla." dedi. İnsan nelere alışıyor be abla, soğuk suya mı alışamayacağız?

Bu yüzme molasından sonra hayatım boyunca sahip olduğum en güzel fotoğraflardan birini çekti arkadaşım. Erfelek benim gibi şelale severler için mutlaka gezilmesi, görülmesi ve tabi yüzülmesi gereken bir yer :)



Rotamızda sırada Ordu vardı. Ordu'ya gitmemiz de birkaç araçla oldu. Sadık Abi ünlü bir mobilya markasının bayisi. İndiğimizde sohbet baya koyuydu, "Ya çocuklar gelin bize bi yemek ikram edelim çayımızı için." dedi. Vaktimiz kısıtlı olmasa kırmazdık. "O zaman bi sigara içelim de öyle gidin." diyince arabayı sağa çekip sohbete aşağıda devam ettik. Bir türlü vedalaşamadık. Çok iyi insanlar tanıdık hayatımıza renk kattılar. Son araç Zeki Abi'nin tırıydı. Hopa'daki sel felaketinde Beşiktaş'ımızın taraftar grubu çArşı buraya geldiği için Zeki Abi'nin oğlu Beşiktaşlı olmuş. Birkaç gün sonra tanışacağımızdan habersiz, ona forma göndermek için ev adresini almıştık. Zeki Abi'den ilerleyen bölümlerde daha detaylı bahsedeceğim.





Vardığımızda sağanak yağmur başlamıştı. Üniversiteye sığındık içeri almadı. İlerde bir benzinlikten rica ettik ve mescidi gösterdiler. Mescid iki bölümden oluşuyordu. İlk önce boş bir oda ve içerde ikinci odada da mescid. Girişteki bölüme matlarımızı serdik ve haritamızı çıkardık. Hemen hemen her gece yatmadan önce kalan rotamız hakkında konuşuyorduk. Böylece kalan zaman ve gezmek istediğimiz yerleri en hızlı nasıl gezebiliriz diye düşünüp çok mantıklı bir hareket planı hazırlıyorduk. Olası zaman kayıplarının önüne geçmek için haritanıza iyi çalışmanız ve gezilecek yerler konusunda hemfikir olmanız gerek.

Sabah olduğunda Ramazan Bayramı'nın 1.günüydü. Kendi aramızda bayramlaşıp sembolik bir harçlık töreninin ve benzinlikteki çay ikramının ardından Boztepe'ye hareket ettik. Teleferik henüz açılmamıştı biz de yaşadığımız zorlu gecenin ardından kendimizi ödüllendirip güzel bir kahvaltı yapalım dedik. Telefonlarımızı şarj ettik ve sırt çantalarımızı cafeye bırakıp sahili gezmeye başladık. Yine bol bol fotoğraf çektikten sonra teleferiğe döndük. Sabah ilk bizim gelmemize rağmen biz gezerken uzun bir sıra oluşmuştu. Tam bir bayram kalabalığı. Neyse ki çok geçmeden sıra bize geldi. Teleferik çok hızlı bir şekilde karşıya geçip geri döndü. Açıkçası çok da güzel bir manzaramız yoktu. Çarpık kentleşmeye bir kez daha sövdük tabi. Sonrasında fakülteden bir arkadaşım, Facebook'tan Ordu'da olduğumuzu görüp evine davet edince haydi bir de bayram ziyareti yapalım diyip yola koyulduk. İnsanın böyle arkadaşları olacak hayatında sırtı yere gelmez :) Bayram tatlımızı, ev yapımı nefis erik şurubumuzu içip dinlenip kendimize geldikten sonra tekrar yola koyulduk. Anneciğinin ellerine sağlık. Derya'cığım yazıyı okuyorsan teşekkürlerin en büyüğü sana :))







Haritamıza göre bir sonraki hedefimiz Trabzon'du. Trabzon'da Atatürk Müzesi, Ayasofya Müzesi, Sera Gölü, Uzungöl ve Sürmene'yi görmeyi planlıyorduk. Trabzon'a vardığımızda hava çoktan kararmıştı. Ordu'dan sonra Giresun'da hiçbir araç bizi almadığından baya zaman kaybettik ve mecburen Trabzon'a kadar servis kullandık. Akşam vardığımız için kamp yeri bulmak kolay olmadı. Yemek yediğimiz esnada interrail türkiye grubunda Trabzon'da kamp atabileceğimiz yerleri sorduk ve daha evvel burada kalan arkadaşlar alışveriş merkezinin arkasındaki sahilde kamp atabileceğimizi yazdılar. Yemekten sonra yürüyerek buraya geldik ve çadırlarımızı kurduk. Oldukça yorgun olduğumuz için yine kısa bir harita müzakeresinden sonra uyuduk. Bu geceden aklımda kalan denizdeki dalga seslerine karışan silah sesleriydi. Yani Trabzon'da sıradan bir geceydi. :))

Ertesi gün yine interrail türkiye grubundan iletişime geçtiğimiz Okan isimli bir arkadaşımız bizi aracıyla alıp Atatürk'ün Trabzon'a geldiğinde kaldığı, sonradan kendisine hediye edilen ve nihayetinde kız kardeşi Makbule Hanım tarafından müze olması kaydıyla devlete bırakılan Atatürk Müzesi'ni gezdirdi. Daha sonra Ayasofya Müzesi'ni görmeye gittik.











Okan, sabah kahvaltısını bile yapmadan bizi gezdirmek için yanımıza gelmişti ve bir hayli gezmiş, yorulmuştuk. Hepimiz güzel bir kahvaltıyı hak etmiştik. Sera Gölü kenarında kuymak yemeğe karar verdik. Bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan gölde deniz bisikleti kiralayıp gezemedik ama siz mutlaka deneyin. Okan'la gezimizin son durağı Trabzon Bölge İdare Mahkemesi karşısında bulunan dondurmacıydı. Bafra Ballıbaba dondurmacısında zaman bulup yiyemediğimiz dondurmayı burada bulunca pek sevindim. Beni bir anda seneler öncesine götürdü bu dondurma. Bu arada Temmuz 2016 itibariyle faaliyete geçen istinaf mahkemeleri yargıya yeni bir soluk getirebilecek mi bilinmez ama ben burada da bir hatıra fotoğrafı çekmek istedim.






Okan'a teşekkür edip vedalaştık ve Sürmene'ye hareket etmek üzere servise bindik. Sürmene'ye gelip bıçak almamak olmazdı. Alışverişin ardından çay fabrikasının yerini sorduk. Bizi büyük bir ilgiyle karşıladılar ve çayın hangi aşamalardan geçerek soframıza geldiğini tek tek anlattılar. Çayın kalitesine göre ayrıldığını, bu değişik kalite çayların harmanlanarak satıldığını ve en kaliteli kabul edilen çayın da aslında farklı kalite çayların harmanı olduğunu fakat bu kaliteli karışımda büyük oranda iki numara dedikleri çaydan bulunduğunu öğrendik. Fabrikayı gezdikten sonra bize ikram edilen çay saf iki numara çaydı ve gerçekten tadı,demi çok farklı, çok lezzetliydi. Fabrikada fotoğraf çekimi yasak olduğu için fotoğraf ve videoları sizlerle paylaşamıyorum yoksa çektim birkaç tane :)) Fabrika satış mağazasından çaylar da alındıktan sonra tekrar yola koyulduk.

Sırada merakla beklediğim Uzungöl vardı. Uzungöl'e vardığımızda tam bir hayalkırıklığı yaşadım. Tabiat harikası bir gölün etrafına bir sürü otel yapılmıştı. Nerede fotoğraf çekmek istesek arkamızda mutlaka bir otel tabelası denk geliyordu. Uzungöl'e akşam üzeri vardığımızdan çadırlar için uygun yer bulmak hiç kolay olmadı. Öncelikle doğayı dinleyebileceğimiz sessiz sakin bir yer aradığımız için ve ikinci olarak da otel sahipleri tarafından rahatsız edilip huzursuz olmamak için epey yol yürüdük. Beni en çok zorlayan yerlerden biri burası oldu. Ağır çantalarla ve elimizdeki alışveriş poşetleriyle dik yokuşlardan çıkmak epey yorucuydu. Zaten çıktığımız tepede de yer bulamayıp tekrar aşağı indik. İnişte bir araba bizi aldı ve aşağı kadar götürdü. Daha sonra gölün karşı tarafına geçip kamp yapan aileleri fark ettik ve biz de çadırlarımızı buraya, onların yanına kurduk. Yürürken ayağımın üstünden bir kurbağa geçmesiyle bir anda irkilip çığlık attım. Şimdi bu yazıyı yazarken fark ediyorum oraları ve kurbağaları ne kadar özlediğimi. Saat geç olduğu için yemek hazırlıklarına başladık. Sonrasında da kamp ateşinin başında Karadeniz türküleri söyledik hep birlikte. Güzel bir uykunun ardından gece fark edemediğimiz eşsiz bir manzaraya uyandık sabah. Fakat hava sisli olduğundan fotoğraflarımız çok net çıkmadı. Tavsiyem buradaki fotoğrafları sabah erkenden çekmeniz.







Ben daha evvel Ölüdeniz'de yaptığım için Uzungöl'de yapmadım ama yamaç paraşütünü kesinlikle denemelisiniz. Fethiye'de masmavi deniz manzarasının üzerinde uçmak kadar Uzungöl'de sislerin arasında uçmak da heyecan verici olabilir.

Bu esnada yine tesadüf denilemeyecek bir şey oldu. Daha evvel Uzungöl'ü gezen halamın yönlendirmesi sonucu Ada Restorant'a gittik. Burada bizi halamın arkadaşı Ali Osman Abi misafir etti. Hem çok lezzetli yemekler yedik hem de yolda tanıdığımız dostlara Ali Osman Abi'yi de eklemiş olduk. Hem çok yardımsever, misafirperver hem de çok hoşsohbet biri kendisi. Ayder'e gideceğimizi öğrenince Sis Otel'den arkadaşını arayıp geleceğimizi söyledi. Karadeniz insanının dünyada eşi benzeri olmayan bir yardımseverliği var. Mesela ikram ettikleri yemeği yemezsen çok kızıyorlar. İkram edilen yemeğe ücret ödemeyi teklif edersen de çok kızıyorlar. :))

Anadolu insanının tarihinde yaşadığı zorluk ve yokluklardan olsa gerek biraz da kanımıza işlemiş gibi dayanışma. Çünkü yaşanılan tarihi tecrübeler de tıpkı genlerimiz gibi sonraki kuşaklara geçiyor bir şekilde. Yani siz savaş zamanı yaşamamış olsaniz da yolda aç kalmış birine tıpkı savaş günlerinde olduğu gibi evinizi açar yemeğinizi verirsiniz. Bunu içinizden gelerek ve düşünmeden, farkında olmadan yaparsınız belki ama aslında bu Türk insanının tarihinden miras kalan bir dayanışma ruhudur. Bu ortak kültürü ve ortak bilincimizi hiç kaybetmeyelim. Çünkü farklılıklarımızla güzeliz biz. Şunu unutmayalım ki sadece birbirine yardım eden tüm farklılıklarına rağmen evini sofrasını açan insanlar huzur içinde yaşayabilir birlikte. Evine veya restoranına misafir gelen insanları dünyanın başka hiçbir yerinde böyle ağırlamazlar. Bu yüzden Anadolu insanının saflığını, yardımseverliğini, dayanışmasını gördüğümüz yerlerde bizler de umut tazeledik insanlığa dair.

Uzungöl'de bizi ağırlayan Ali Osman Abi'ye bir kez daha teşekkürler. Tabiki gezimizin Uzungöl sponsoru olan ve kendisi de bir gezgin olan halam Sezen Yavuz'a ayrıca çok çok teşekkürler.



Uzungöl'den sonra Rize'ye doğru yola koyulduk. Ayder Yaylası'nda bir gece kalıp ertesi gün Fırtına Vadisi bölgesinde rafting yapmayı planlıyorduk. Yolda Londra'dan bir misafirimiz vardı :)) Ayder'e varışımız da yine maceralı oldu. Birkaç araç değiştirerek, yağmura yakalanarakve güç bela Ayder'e vardığımızda yine hava kararmıştı ve yağmur da bir hayli hızlanmıştı. Sandaletlerimi çıkarıp spor ayakkabılarımı giyecek bile vakit bulamadan hızlıca çadırlarımızı kurup Ayder için Uzungöl'e gitmeden evvel arkadaşımızın akıl edip aldığı brandaları da çadırların üzerine gerdirdik. Sonra gece için alışveriş yapıp geri döndük. Çadırımızın içinde tereyağlı yumurta ve sosis pişirdik. :))




Yemeğin ardından çadıra vuran yağmur sesi eşliğinde uyuduk. Sabah beni bir sürpriz bekliyordu. Çadırımın fermuar aralıklarından su girmişti. Zeminin eğiminden dolayı çadırın alt kısmında küçük su birikintileri oluşmuştu. Bir tişört yardımıyla beş altı seferde suyu dışarı sıktım. Sonra yağmur bastırmadan çadırları toplayalım ve yola devam edelim dedik. Çadırlarımızı toplarken bir yandan da Ayder'e yeni gelen ve çadırlarını kurmaya çalışan gezginlerle sohbet ediyorduk. Rafting yapacağımızı söylememiz üzerine içlerinden biri bizi kuzeninin eğitmenlik yaptığı Doğa Rafting'e yönlendirdi. Hayat tesadüf denilemeyecek güzellikte bağlantılarla dolu gerçekten. Teşekkür edip vedalaştıktan sonra yola çıktık. Otostop çekmeye başladık bu arada fena halde sağanak yağmur başladı. Servis araçlarını görünce yağmurda fazla ıslanmamak için servis kullanmaya karar verdik. Servis kalkana kadar da hemen arkadaki bir türkü evinde çay içip telefonlarımızı şarj ettik. Bizim kaldığımız gece burada kemençeli tulumlu eğlence varmış sesini duysak kesin giderdik kaçırdığımıza çok üzüldük. Servisin hareket etmesiyle Ayder'in güzel manzarasına veda ettik ve yola koyulduk.

Doğa Rafting'in önünde indik. Burada bizi eğitmen Cengiz Bağcı karşıladı. Rafting için belirli bir sayıya ulaşmak gerekiyor ama hava şartlarından dolayı gelmeyenler olmuştu. Ben de vazgeçmek istemiyordum. Arkadaşlarımdan da rafting yapmak isteyen olmayınca üç eğitmen eşliğinde bota bindim. Fırtına Deresi'nin su seviyesi o gün yağmurun etkisiyle fazlaca yükselmişti. Tehlikeli olmaması için kısa tur yapıp geri dönelim dedik. Botta Cengiz Abi gerekli talimatları verdi ve başladık kürek çekmeye. İtiraf etmek gerekirse biraz zorlandım :)) Çünkü kollarım çok ağrıdı ve dengeli bir şekilde gitmek için herkesin kürek çekmesi gerek. Bu yüzden senkronize bir şekilde kürek çekmeye çalıştım ben de. İnanılmaz heyecanlıydı gerçekten. Bazı yerlerde bot tamamen havalanıyor sert bir şekilde yeniden suya oturuyordu. Yamaç paraşütünde bile bu kadar heyecanlanmamıştım.

Geri döndüğümüzde hemen ayrılamadık Doğa Rafting'den. Burda güzel dostlar edinmiştik ve sohbet koyuydu. Ben bir ara zipline denemek istedim. Fırtına Deresi üzerinde gergin bir ipe asılı bir şekilde hızlıca karşıya doğru geçip geri geldim. Sonra sohbet ederken ikram edilen yemeklerimizi yedik. Çaylarımızı da içtikten sonra artık yola koyulma vaktiydi. Daha sonra hep birlikte bir hatıra fotoğrafı çektik ve tekrar görüşmek dileğiyle vedalaşıp ayrıldık.




Bir sonraki hedefimiz Batum'du. Otostop çekmeye başladık ve birkaç araç değişikliğinden sonra Mehmet Abi'nin aracına bindik. Batum'a gitmeden önce Sürmene'den aldığımız bıçakları Mehmet Abi'nin Hopa'da esnaf olan bir arkadaşına bıraktık. Batum'a girişlerde üzerinizde silah, bıçak, uyuşturucu madde vs. bulunmaması ve nüfus cüzdanınızın da yıpranmamış olması gerekiyor. Önemli bir bilgi daha, Sarp Sınır Kapısı'ndan ehliyetle geçiş mümkün değil. Mutlaka nüfus cüzdanlarınızı yanınızda bulundurun.

Sırt çantalarımızı kapının orda bulunan otoparkta araçta bıraktık ve Batum'a giriş yaptık. Mehmet Abi her zaman gittiği casinonun yerini gösterdi. Biz iki arkadaş casinoya girmeyip Batum'u gezmek istedik ve onlardan ayrıldık. Batum'da görmek istediğim Tiyatro Meydanı, Piazza Meydanı, Saat Kulesi ve kinetik bir heykel vardı. Heykeli ara sokaklarda aradığımızda bulamamıştık. Telefon harlarımız yurt dışına kapalı olduğundan internetten de bakamıyorduk. Şans eseri sahili gezerken karşımıza çıktı ve tam video çektiğim sırada sevinçten çığlık attım. "Erkek ve Kadın" "Ali and Nino" isimli heykel Gürcistanlı Tamara Kvesitadze tarafından yapılmış. Hüzünlü bir aşk hikayesini anlatıyor. Aileleri tarafından desteklenmemesine rağmen evlenen Azeri Ali ve Gürcü kızı Nino tam mutlu olacakken Kızıl Ordu'nun Azerbaycan'a girmesi üzerine Ali ülkesini savunmak için askere gider.  Hikaye mutlu sonla bitmiyor. Kinetik heykel ise bu kavuşmayı ve ayrılığı anlatıyor. İlk kez sosyal medyada görmüş ve çok etkilenmiştim. Ali ve Nino'nun önce birbirlerine kavuşmaları, sarılmaları ve sonra yavaşça uzaklaşmaları beni fazlasıyla etkilemişti. Batum'a giderseniz sahilde dönme dolabın orada bulunuyor heykel.








Batum'da görülmesi gereken bir diğer eser Saat Kulesi.  Chacha Kulesi olarak geçiyor. İzmir Konak'taki Saat Kulesinin birebir olmasa da oldukça benzeri. Bu kulenin bir özelliği saat 19:00'da beş dakika süre ile çeşmelerinden Gürcistan'a özgü chacha içkisinin akması. Biz gittiğimizde böyle bir şeye denk gelmedik, fotoğrafların saatine baktığımda birkaç dakikayla kaçırdığımızı fark ediyorum.

Batum sahilini ve sokaklarını gezdikten sonra bizimkilerin yanına dönüyoruz. Casino bizi de pek sardı doğrusu oyun oynamamamıza rağmen çıkmak istemedik. Ben poker oynayanları izledim, arkadaşlarım ruleti sevdi. Tüm casinolarda olduğu gibi biz de saatin nasıl geçtiğini anlamadık ama artık ayrılmamız gerekiyordu. Mehmet Abilerle vedalaştık ve Otelin aracı bizi sınır kapısına kadar bıraktı. Viskilerimizi de aldık bu arada tabi :)) Gürcistan'ın para birimi lari. Ve benim yazıyı yazdığım şu dakikada 1 Lari 1,27 Türk Lirası.

Çıkışta taksilerle pazarlık yapalım dedik ve bir taksiyle anlaştık. Durak taksisi olmadığı için duraktan gelen bir taksici adamı uzaklştırdı. Sonra da bize uçuk bir ücret söyledi. Biz de koşa koşa uzaklaşan taksiye yetiştik, zaten o da bizi bekliyormuş. Hopa'ya kadar yolumuz vardı. Avukat olduğumu öğenen taksici cezaevinden on beş gün önce çıktığını söyledi. Sebebini sordum. Daha evvel bir kavgaya karışıp bir kişinin ölümüne sebep olmuş. Ama az evvel kendisini uzaklaştıran taksiciye karşı öyle sakindi ki kavga etmeye bile yanaşmayan bu adamın birisini öldürme ihtimali bana çok uzak geldi. Özgürlüğü bağlayıcı cezaların kişiyi ıslah etme ve yeniden topluma kazandırma konusunda başarılı olabileceğine sanırım ilk burada inandım.

Hopa'da indik. Çadırlar için yer bakarken sağanak yağmur başladı. Kazım Koyuncu Sahnesi'nin önündeydik ama sahneye çıkacak bir merdiven bulamadık. Arka taraftaki merdivenden sahneye doğru arkadaşımızın yardımıyla tek atlayışla geçip çadırları kurduk. Uyumadan önce yağmur sesini kaydettiğimi hatırlıyorum. Dışarda Karadeniz müzikleriyle eğlenen gençlerin sesleriyle uyuyakalmışım.




Sabah olunca kahvaltı yapıp Şavşat Karagöl'e hareket edecektik. Çarşıda güzel bir kahvaltı yaptık, telefonları şarj ettik. Arkadaşlarımızdan biri berbere gidip saçını yıkattı :)) Otostop ve kamp yaparak gezmenin en zor yanı her istediğinizde duş alma imkanınızın olmaması. Güney tatili yerine bir de bizim gibi Karadeniz turuna çıkmışsanız denize girme imkanı da pek olmuyor. Ama tüm sıkıntılarımıza rağmen turumuz çok iyi gidiyordu. Kısa zamanda bir sürü yer gezmiştik. Planımızda en ufak bir aksama dahi olmamıştı.

Otostopla önce Şavşat merkeze geldik. Burada servis saatini beklerken hem gezdik hem de karnımızı doyurduk. Restoran çalışanlarının çok sevimli çocukları vardı. Onlar kedileri beslerken ben de mutlulukla onları izliyordum. Dünya şu çocukların hatırına dönüyor dedim içimden. 




Servis saati geldiğinde Karagöl girişine kadar gidip tekrar otostop çektik diye anımsıyorum. Bu kısmı ne hafızamı ne kadar zorladıysam da anımsayamadım. Karagöl'e bizi götüren araç üzerimizdeki Beşiktaş tişörtlerini görünce durmuş. Beşiktaş aşkı her yerde tabi. Her zaman !

Karagöl'e vardığımızda henüz öğlendi. İlk defa vakitlice varmıştık hedefimize. Burada bir gece kalacağımız için bir hayli vaktimiz vardı. Zaten Zeki Abi de en çok burayı beğeneceğimizi söylemişti. Gerçekten de öyle oldu.

Her şeyden önce doğası bozulmamış. Karagöl henüz otel istilasına uğramamış. Huzurlu. Bize de huzur verdi. Tek bir tesis var Karagöl'de. Birkaç seneye kalmadan bu sayı artar diye düşünüyoruz.











Gelirken alışveriş yapmadığımız için bir pişmanlık yaşadık tabi. Ve ben çadırlarla kaldım, arkadaşlarım alışverişe gittiler. Otostopla gidip gelmeleri zaman aldığından ve ben de bir süre sonra fotoğraf çekmekten sıkıldığımdan horon vuran kalabalık bir ailenin yanına gittim. Merhaba diyip kendimi tanıttım, gezimizden bahsettim. Haydi bana da öğretin birlikte horon vuralım, diyince onlar da beni sevdi başladık Hemşin horunu vurmaya. Alışkın olanlar bana mısın demiyor ama ben tabi nefes nefese kaldım. Sonra çay ve çekirdek ikram ettiler. Üzerine et ikram ettiler vejetaryanım diye yemedim ama sofralarına buyur etmeleri tabiki çok mutlu etti beni. Sonra uzun uzun doğa katliamlarından, direnişlerden bahsettik. Bir de üstüne tişörtü gören Beşiktaşlı bir abimizle Beşiktaş'ı konuştuk. Onlar piknik için gelmişler dönmek üzereydiler hazırlıklara başladılar. O sırada arkadaşlarım geldi. Denk gelirsek diye ertesi günkü yürüyüş için sözleştik telefon numaralarımızı verdik ve vedalaştık.

Arkadaşlarımın yanına döndüm. Onlar yemek hazırlıklarına giriştiler ben de biraz kitap okuyayım diye çadırıma geçtim. Bu kez de arka taraftaki masayla sohbet başlayınca dayanamadım çıktım çadırdan. Nihayetinde tüm piknikçiler gitti ve biz Karagöl'ün eşsiz manzarasıyla başbaşa kaldık.

Çok geçmeden yanımıza motorsikletli bir gezgin geldi. Alışverişe gidiyormuş bir şey lazım mı diye sormaya gelmiş. Dönüşte de gece bir süre bizimle kaldı sohbet ettik. Şarkılı türkülü hallerimizi pek sevmiş.

Ateş başındaki bu sohbete dair aklımda kalan en güzel detay Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek adlı kitabı üzerine olan konuşmamızdı. Avustralya yerlileri olan Aborjinlerle birlikte yaşamaya karar veren bir kadının hikayesidir bu kitap. Ben çok erken yaşta, ortaokulda okumuş ve çok etkilenmiştim. O zaman onlarla tanışmaya ben de karar vermiştim. Belki bir gün ben de giderim neden olmasın? Belki de her fırsatta kendimi doğaya atmamdaki en büyük etkenlerden biridir çocuk yaşta okuduğum kitaplar...

Kurbağa sesleriyle dolu huzurlu bir gecenin ardından sabah uyandık ve uzun rotamızın son durağını da bitirmiş olmanın hem sevincini hem burukluğunu yaşadık. Yine İstanbul'a dönmek zorunda oluşumuz kadar bizi üzen başka hiçbir şey yoktu o an.

Çadırları toplarken bir yere ne kadar çabuk alıştığımı düşündüm. Gezgin olmak sürekli ilerlemek demek evet. Ama ben ilerlediğim her adımda hem çok mutlu oluyor hem de arkamda bıraktığım güzelliklerden ayrılıyor olmamdan dolayı bir o kadar üzülüyordum. Fakat ruhumuzu besleyen de bu mutluluklar ve hüzünler değil miydi zaten? Varoluşun kendi içsel yolculuğumuzdan başka bir amacı var mı?

Bütün vedalar fazlasıyla hüzünlü. Sabah orman yürüyüşümüzün ardından çadırlarımızı topladık ve bizi bekleyen zorlu yürüyüşe başladık. Çünkü dönüş yolunda hiç araç yoktu.

Yokuşlu ve uzun yolu bitirdiğimizde muhtarlığa gelmiştik. Çay ikramını memnuniyetle kabul edip muhtarla sohbet etmeye başladık. Semaverde demlenmiş mis gibi çayımızı içip soluklanırken yaşlı bir dede geldi muhtarlığa. Sandalye verip bu kez bu tatlı ihtiyarla sohbet etmeye başladık. O anlattı biz dinledik. İlerlemiş yaşına rağmen sağlıklıydı dedemiz. Bir cebinde köstekli saati, bir cebinde çakısı. Gülümsetti bizi. Biz de bir hatıra fotoğrafımız olsun istedik. Elini öptük vedalaştık. Muhtara da çay için teşekkür edip yeniden yola koyulduk.




Planda Cerrattepe vardı. Ama önce Kafkasör şenliklerine gidelim dedik. Fakat zamanlamamız başarılı değildi şenlikler de yürüyüş de bitmişti. Yolda Madene Hayır yürüyüşüne katılan gezginlerle karşılaşıp fotoğraf çektirdik. Sonra otostop çekmeye devam ettik. Bizi İstanbul'dan kaçıp burada bir camide hoca olan Dural Abi aldı aracına. Ve sağ olsun çok gezdirdi. Cerrattepe girişinde halkın direnişi yoktu. Biz de sadece önünden geçmekle yetindik. Fakat buraları boş bırakmaya gelmiyor bunun da farkındaydık. Biraz içerilere doğru girip altın madenlerinin olduğu yerde çıkan altınlı sudan içtik. Minik bir toprak parçası üzerindeki altın tozlarını inceledik ve küçük birer hatıra aldık. Hayatımdaki en ilginç tecrübelerden biriydi altını doğal haliyle görmek. Yaşadığım ülkenin gerçekten bir hazine olduğuna bir kez daha şükrettim. Tepedeki Atatürk heykeline çıktık sonra. Gecenin ışıl ışıl manzarasına çok yukarılardan sislerin içinden göz kırptık. Ve Dural Abiyle olan yolculuğumuz aşağıda meşhur Bomba Tostçusunda enfes tostları yedikten sonra son buldu. Her şey için teşekkür edip yeniden görüşebilmek umuduyla vedalaştık.





Hedefimiz Hopa'ya dönüp Zeki Abi'yle iletişime geçip direkt İstanbul'a giden tırlardan birine atlamaktı. Çünkü artık gezinin sonuydu, zamanımız kalmamıştı ve lanet olası iş dünyası bizi bekliyordu. Ama Hopa'ya varıp Zeki Abi'yi aradığımızda tırların sabah erken saatte harekete geçeceğini öğrendik. Keşke Karagöl'de bir gece daha kalsaydık iç çekişinden sonra ne yapsak diye düşünürken Zeki Abi aradı. Daha evvel kiraya verdikleri bir ev varmış ama şu an boşmuş. Geceyi burada geçirebileceğimizi söyledi. Yorgunduk ve yatakta uyuma fikri bize de oldukça cazip gelmişti. Zeki Abi gelip aldı bizi Hopa'dan. Görüşmeyeli uzun zaman olmuş gibi karşıladı bizi. Gerçekten çok iyi insanlar tanımıştık yolda.

Yanında oğlu da vardı. Biz ona İstanbul'dan forma göndeririz diye düşünürken tanışmak nasip olacakmış meğer. Tabi bir Beşiktaş sohbeti başladı hemen. İstanbul'a dönünce forma göndereceğimizi söyledik, sevindi.

Bizi eve bıraktılar ve sabah görüşemeyeceğimiz için vedalaştıktan sonra ayrıldılar. Bu arada Euro 2016 final maçının son dakikalarına yetişmiştik. Hepimiz Beşiktaşlıydık ve Quaresma'nın mutluluk anlarını gururla seyrettik. Sonra yorgunluğumuza yenik düşüp uyuyakaldık.

Sabah olduğunda erken saate ayarladığımız alarmlarımızı bilinçsizce kapatıp baya uzun bir uyku çekmişiz. Artık yola çıkma vaktiydi. Yataklarımızı ve eşyalarımızı topladıktan sonra evden ayrıldık. Akşam anahtarı nereye bırakalım diye sorduğumuzda Zeki Abi "Burada öyle şeyler olmaz kapının üzerinde kalabilir." demişti. Öyle yaptık. İstanbul'daki paranoyak yaşantımızı sorguladım ve nasıl hala İstanbul'da yaşayabildiğime bir kez daha şaşırdım. En kısa zamanda bir kaçış planı hazırlamalıydım. Bu kez temelli. Her doğa gezimin sonunda kendime verdiğim sözü yineledim. İstanbul'da yaşlanmayacak ve İstanbul'da ölmeyecektim.

Yola çıktık ve otogara gittik. İstanbul'a en erken otobüs biletlerimizi alıp beklemeye başladık. Uzun bir yolculuk bizi bekliyordu. Yine tarifsiz bir hüzün çökmüştü içime yutkunmakta bile zorluk çekiyordum. Dokunsalar ağlayacaktım. On gündür evimden uzak olmama rağmen buralardan ayrılmak istemiyordum. On gündür yolun kaderini paylaştığımız arkadaşlarıma da çok alışmıştım. Ertesi sabah onlarla eşsiz bir doğa manzarasına uyanmak yerine İstanbul'un kaosuna karışacaktım.

Yol bu düşüncelerle geçti. Biraz uyudum. Bolca düşündüm. Sonunda Anadolu yakasına geldik ve arkadaşlarımla vedalaştım. Benim biraz daha yolum vardı. Tam yirmi iki saat süren bir yolculuğun sonunda otogarda indim. Servis saatine zaman vardı yorgundum taksiye binmeye karar verdim. Taksi -lanet olası İstanbul taksileri- tek yolcu almıyordu. En az iki yolcu alıp taksimetre ücretini ikiye katlamaya and içmişlerdi. İçimden lanet olsun diyip bindim. Ama İstanbul'a dönünce bir anda yirmi altı yıllık İstanbul alışkanlıklarım da geri dönmüştü. Tüm o huzurlu tatildeki halimden sonra bir anda cazgır bir İstanbulluya dönüşmüştüm ve tabiki taksimetrede yazanın yarısını ödedim. Benimle birlikte binen teyzeyi de tembihledim sadece kalan parayı ödesin diye. Taksiciyle olan kavgam ben apartmana girince son buldu. Haksız kazançlar peşinde olan bütün insanlara her fırsatta yaptığım gibi taksiciye de haddini bildirip evime girdim. Girer girmez de ağladım. Şu an olmak istediğim yerde değildim. Olmak istediğim insanlarla değildim. İşin kötü tarafı İstanbul'a adım atar atmaz hemen uyum sağlamış ve iç huzurumu kaybetmiştim. Ağladım, ağladım ve sonra sustum. Çünkü beni çok özleyen kedim şaşkınlıkla beni izliyordu, onun üzülmesine kıyamazdım. Üstelik onu çok özlemiştim.

Tatil bitmişti. Ama aklımda her zamanki gibi yeni yerler vardı. Yolda tanıyacak yeni insanlar vardı. Biriktireceğim yeni anılar vardı. Kendimi her zamanki gibi teselli ettim. Çünkü böyledir yaşamak. Mutluluklar biriktirmek ve en üzgün anlarımızda bu mutlu anlarımızı hatırlayıp yeni mutluluklar düşlemektir.

Her yol, bir diğerine sebeptir. Her insan bambaşka bir tecrübe katar insana. Ve her tecrübe seni başka yollara götürür. Bu döngü sayesinde var oluyoruz. Bu döngü sayesinde nefes alıyoruz. Bizi büyüten de bu döngüdür. Mutlu eden, üzen, olgunlaştıran, cesaret veren, teselli eden...


Türkiye saklı bir cennettir. Kıymetini bilmek, keşfetmek, korumak, uğruna direnmek gerekir. Ağaçlarımız, derelerimiz için bizler buradayız. Bu topraklar sahipsiz değildir.

Yola çıkma cesareti gösteren ve yaşamını bize dayatılanlarla değil, kendi tecrübeleriyle anlamlı kılan tüm gezginlere selam olsun. Yolumuz açık olsun dostlar !












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder