'İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir.' Amelie filminin beni en çok etkileyen sözlerinden biridir bu söz. Yer ve zaman kavramları modern çağın en büyük iki sorunu aslında. Hatta bilimin
üzerine en çok düşündüğü ve zamana kafa tutup yer değiştirmeyi sağlayabilir
miyiz noktasına kadar geldikleri iki büyük sorun. İnsan aslında evrenin
tamamına ve zamanın sonsuzluğuna ait ama farkında değil. Bununla birlikte insan, öylesine korkak ki eviyle işi arasında gidip gelmekten, kendisine dikte edilen, anlamsızca dayatılan hayatı yaşamaktan dünyayı keşfedecek zamanı olmadığı bahanesine sığınıyor hep.
İşte ben de buna karşı çıkıyorum. Bir yerden bir yere ışınlanmamıza gerek yok.
Yola çıkma cesaretimiz varsa gezilecek çok yer ve yeteri kadar zamanımız var
aslında.
Bu yazının konusu gezdiğim gördüğüm yerler, yolda başıma
gelenler, yaşadığım güzel anlar ve biraz da bunları unutmama çabamdan ibaret
olacak. Yazmak için uzunca bir zaman beklememin sebebine gelince bunu açıklamak
benim için biraz zor. Kelimelerimin yetersiz kalacağı ve yaşadığım kadar etkili
yazamayacağım endişesi taşıyorum şu an. Uzun zamandır görmek istediğim yerleri,
size çok kısa bir zamandır yaşadığım duyguların etkisi altındayken yazmaya
çalışacağım. Kendime itiraf etmekte zorlandığım gerçeklerle tanıştım ben de. Kendimi
keşfettim ve sanırım kendime dair hiç bilmediğim yeni yerler fethettim. Bu
yüzden kendi tarihimde ortaçağı kapatıp yeniçağı başlattım diyebilirim. İnsanın
içsel yolculuğunun bazı önemli durakları vardır. Bu gezi benim için tam da
böyle bir tecrübe oldu. Yazarken yeniden yaşayacağım için oldukça heyecanlıyım.
Biraz da hüzünlüyüm tabi. Yaşananlar yazılma aşamasına geldiğinde benim
anılarım olmaktan çıkıyor çünkü. Umarım Karadeniz'i yaşamak isteyenlere rehberlik eder bu yazım. Haydi güzel bir Karadeniz türküsü açın ve yolculuğuma eşlik edin.
https://www.youtube.com/watch?v=xlW9gnCOOKA
Yola çıkma sürecim bir hayalkırıklığıyla başladı. Zaten
nedense hep öyle başlıyor güzel şeyler. Sonra kendime her zaman kurduğum
cümleyi kurdum. Şansına küsme, ona bir şans daha ver. Hiçbir karşılaşmanın
tesadüf olmadığına şimdilerde yeniden kanaat getirmeme sebep harika insanlar tanıdım. Birlikte yola
çıktık. Birlikte yolun kaderini paylaştık. Birlikte güldük. Kavga ettik bazen.
Birlikte sövdük bizi almayan araçlara. Yemeğimizi paylaştık. Hikayelerimizi
paylaştık. Şarkı söyledik, sesimiz hiç kaybolmamak üzere evrenin sonsuzluğuna
karıştı. Bir insanın bir insanın hayatına dokunması, o hayatta farklı bir
pencere açması tam da böyle oluyor zaten. Hiçbir karşılaşma tesadüf değil,
güvenin bana.
Yol açık, yola çık dedik. Baş parmaklarımızı kaldırdık yola
doğru ve tüm otobüs firmalarına başkaldırarak. Peki sonra ne oldu? Bolu'ya
kadar gitmek için bindiğimiz ilk araç yüz metre ilerde bizi indirmek zorunda
kaldı. Arkadaşı aradığı için son anda geri dönmek zorundaymış. Bir aydır sigara
içmiyordum. Sigaraya yeniden orada, tam o dakika başladım. Yol açık demiştik
ama daha ilk araçta yolumuza engeller çıkmaya başlamıştı. Hayatta hiçbir
karşılaşmanın tesadüf olmadığına olan inancım tam da bu anda tazelendi. Hayatta
asla pes etmezsen karşına hep daha iyi fırsatlar, daha iyi insanlar çıkıyor.
Çünkü daha sonra duran araçla Gebze'den Amasra'ya kadar gittik ve iyi insanlar
tanıdık. Hani ne derler, bir şey olmuyorsa daha güzel bir şey bizi bekliyordur
diye. Tam da öyle oldu. Böylelikle iki harika dost edindik. Bizi Amasra'da
gezdirdiler, belki kendi imkanlarımızla haberdar olup gezemeyeceğimiz yerleri onlar
sayesinde gördük, birlikte çorba içtik. Hatta yolumuza devam etmek için
vedalaştıktan sonraki günlerde bile merak edip nerelerdesiniz diye arayıp
sordular. Şimdi kim tesadüf diyebilir bizi alan ilk aracın son dakikada işi
çıktığı için bizi indirmesine. Yolumuzun başka insanlarla kesişmesi
gerekiyormuş demek ki. Hayatın tuhaf bir zamanlaması var. İlk dakikalarda ne
tarafa doğru yol aldığın sonraki günlerde karşılaşacağın insanları ve yolun
kaderini de belirliyor aslında.
Amasra'ya sabahın beşinde varıp bir çay ocağında enfes bir
çay içip Amasra Kalesi ile Ağlayan Ağaç'ı gördükten ve enfes bir çorba ziyafeti
çekip, vakitlice her yeri gezdikten sonra planda olmamasına rağmen
Safranbolu'ya gitmeye karar verdik. Dostlarla vedalaştık ve otostopla vakit
kaybetmemek adına Safranbolu servislerini kullandık. Gittiğim yerlerde çarşı
pazar gezmeye bayılıyorum ben. Safranbolu'da da indiğimiz yerde bir çarşıdan
geçerek sokakları gezmeye başladık. Tarihi Safranbolu evlerinin önünde
fotoğraflar çektik. Eski Çarşı denen yeri ararken yanlış yola sapıp biraz
yorulduk. Sonra yeniden doğru yolu bulup yürümeye devam ettik. Bu aşamalarda,
gezmenin ve hatta kaybolmanın hayatın ta kendisi olduğunu bir kez daha fark
ettik. Çünkü doğru yolu bulmak için önce kaybolmak gerekir. Eski Çarşı'nın
içinde dar sokaklardan sayısız güzellikteki hediyelik eşya dükkanlarının arasından
geçerek ve çarşıdan aldığımız lokumları yiyerek meydana geldik.
O günkü rotamıza göre Sinop/Erfelek'e varmamız gerekiyordu.
Otostop için biraz vakit kaybettikten sonra üç kilometre kadar yürüyüp
Kastamonu sapağına gitmeye karar verdik. Sıcakta ve ağır sırt çantalarımızla
yürümek çok da kolay olmuyordu tabi. Kastamonu sapağından Sinop'a kadar kaç
araç değiştirdiğimizi şu an ben de tam anımsayamıyorum. Ama bizi Sinop'a kadar
götürüp iki gün boyunca Sinop'ta gezdiren Mustafa Abi'mizden bahsetmezsem bu
yazı çok eksik kalır. Gezimiz bittikten sonra bile zaman zaman bahsedip
kulaklarını çınlattığımız arayıp hal hatır sorduğumuz çok iyi insanlar tanıdık.
Hepsi birbirinden iyiydi ama benim bir numaram Mustafa Abi'dir.
Mustafa Abi bizi aldıktan sonra Sinop merkeze kadar getirdi.
Bu arada kısa bir süre yanımızdan ayrılması gerekti. Çünkü eve gidip insülin
iğnesini yapması gerekiyormuş. Bu detayı neden belirtiyorum çünkü
rahatsızlığına rağmen ve evinde dinlenmek varken bizi iki gün gezdirmesinden
çok etkilendim ben. Kolay kolay kimsenin yapmayacağı bir şey bu. Mustafa Abi'yi
beklerken oturduğumuz çay bahçesinde rotamız hakkında konuşuyorduk. Ayancık'a
gidip babamın çocukluk arkadaşını ziyaret etmek vardı aklımda ama Ayancık
rotamıza biraz ters kalıyordu. Planda olmayan bir yer için arkadaşlarıma ısrar
da edemezdim. Ayancık yerine Erfelek şelalelerine varıp kamp yapabilir miyiz
derken hava karardı. Bu arada ön masada oturan ihtiyar çiftle olan
sohbetimizden biraz rahatsız oldum. Çünkü yıllardır Sinop'ta yaşayan ama bir
kez olsun Erfelek'e çıkmayan bu tatlı çift bize "Şelale görüp ne
yapacaksınız, boşverin başka yerleri gezin." dedi. Biz beş yıldızlı
otelleri değil, doğayı gezmek için yola çıkmıştık. Doğanın bize sunduğu en
güzel oluşumlardan biridir şelaleler. Yola çıkmadan önce en çok görmek
istediğim yerlerden biri Erfelek'ti üstelik. Yol boyunca cesaret kıran veya
olumlu tavrımızı azaltan ne varsa gülüp geçtik ama bu ilk tecrübe olduğundan
ben bir an evvel o çiftten uzaklaşmak istedim. Mustafa Abi de bir türlü gelemediğinden
hava kararmadan Erfelek'e varalım diyerek hareket zamanı diyip çantaları
yüklendik. Çay bahçesinden çıkıp yüz metre kadar yürüdük derken yanımızdan
geçen bir araç durup bize seslendi. Mustafa Abi'ydi tabi. Biraz da mahcup bir
şekilde "Abi kusura bakma gelmeyeceksin sandık, yola koyulduk."
dedik. Gezinin kırılma anlarından biriymiş meğer. Biz tekrar bindik arabaya.
Akşam olduğu için Sinop Cezaevi kapalıydı, yarın gezeriz buraları o zaman bu
gece burada kamp atalım dedik ve başladık Mustafa Abi rehberliğinde kamp yeri
aramaya.
Sinop'ta bir gelenek var. İnsanlar evlerini yaz sezonu
boyunca kiraya verip kendileri kamp alanlarında büyük çadırlarda kalıyorlar.
İşte böyle bir yere gelip karanlıkta fenerlerimizle çadırlarımızı kurduk.
Mustafa Abi'nin de gitmeye niyeti olmadığından oturduk uzunca bir süre sohbet
ettik. Yedik içtik eğlendik derken Mustafa Abi evde hanım bekler, diyerek
yanımızdan ayrıldı. Görüşemezsek diye her şey için teşekkür edip vedalaştık.
Ama sabah olduğunda Mustafa Abi telefon edip sizi alayım da gezdireyim demez
mi? O gelene kadar biz de toplanmaya başladık. Bir yandan da konuşuyoruz tabi
ne iyi adam falan diye. Çadırlarımızı çöplerimizi topladık Mustafa Abi geldi
yine doluştuk arabaya merkeze döndük. Önce birer çay içelim dedik. Sonra Sinop
Cezaevi'ne girdik. Mustafa Abi ben içerde çok bunalıyorum sizi dışarda
beklerim, diyerek gelmedi. Gerçekten de hak verdik ona. Koğuşlardan birinin
penceresinden dışarı baktım ve uzun yıllar bunu yapmak zorunda olduğumu hayal
ettim. Ceza Hukukuyla ilgilenen bir avukatın içsel yolculuğuydu bu. Her ne
kadar meslek ilkelerimizde "kişiselleştirme" yanlış olsa da... Yine
de empati doğru bir şeydir. Neyse. Zor,
gerçekten çok zor. Tam o an aklıma Silivri'de bulunan ve aslen Sinop'lu olan
bir müvekkilim geldi. Şu an böyle hissediyor demek ki dedim. Bu hislerle
yaklaşık yarım saat kadar gezip, hüküm giyen ve burada kalan Sabahattin Ali'yi
anıp o ünlü Aldırma Gönül türküsünü hep bir ağızdan söyledikten sonra Mustafa
Abi'den telefon geldi. Şekeri yükselmiş fenalaşmış. Tabi apar topar hastaneye
yetiştirdik. Serum bağlandı, tetkikler yapıldı. O bize yoldaş, biz ona yoldaş
olduk derken Mustafa Abi kendine geldi. Biz de gözümüz arkada kalmadan
kendisiyle vedalaştık teşekkür ettik ve ayrıldık. Tabi sonraki günlerde bizi
merak edip defalarca aradı hal hatır sordu. İnsana ne güzel insanlar var
hayatta dedirten gerçekten de ne güzel insanlar tanıdık... Sağlıkları
bozulmasın, işleri güçleri rast gitsin inşallah.
Mustafa Abi'yle vedalaştıktan sonra Sinop'lu ünlü düşünür
Romen Diyojen heykelinin önünden geçerek ve ünlü "Gölge etme başka ihsan
istemem." sözünü de anımsayarak Erfelek ilçesine giden minibüslere bindik.
Minibüste her yerde olduğu gibi "Yolculuk nereye gençler? Nereden
geliyorsunuz?" diye bir sohbet başladı tabi. Bu sohbet esnasında Erfelek
şelalelerine sadece taksilerin gittiğini ama otostop yaparsak bizi mutlaka
alacak insanların da olabileceğini öğrendik. İndikten sonra da taksiye para
vermek istemedik ve otostop çekmeye başladık. Bizi alan genç arkadaşımız kendi
gideceği yola kadar değil, bizim için yolunu uzatıp Erfelek Şelaleleri girişine
kadar götürdü bizi. Otostop konusunda şanstan yana sıkıntımız yoktu ama biz bu
bu şansımız yerine iyi insanları tanıma şansımızı konuştuk hep. Otostop
tehlikeli diyen insanlara da selam olsun bu arada.
Erfelek Takım Şelaleleri denen bölgede yirmi yedi adet
şelale olduğu yazıyor kaynaklarda. Yürüyüş -daha doğrusu tırmanma- yolundan
giderken biz o kadar şelale görmedik tabi ama küçük de olsa şelaleler vardı.
Benim aklım hemen girişteki en yüksek şelaledeydi tabi. Çünkü önünde geniş bir
su birikintisi oluşmuştu ve günlerdir kendimi o soğuk suya atmanın hayalini
kuruyordum. Hatta Erfelek'i iptal mi etsek diyen arkadaşlarımı bıktırana kadar
ısrar ettim diyebilirim.
Tırmanmak yorucuydu. Antrenmansızdım, yüküm fazlaydı ve
ayakkabılarım ıslak çamurlu zemine uygun değildi. Bu ayakkabılarla daha evvel
Fethiye Kelebekler Vadisi'nde kayıp neden hala ısrarla bu ayakkabıyla yola
çıktığımı anlamayıp kendime kızdım. İlk fırsatta kendime trekking botu almaya
and içtim. Fakat ekip sağlamdı. Biri kendi hafif çantasıyla benim çantamı
değiştirdi kolay taşımam için. Diğeri yol boyunca "Ay ben burdan çıkamam
yardım edin." diye mızmızlanmalarıma katlandı. Üç dört kez vazgeçtim çıkmıyorum
siz gidin dedim ama arkada adam bırakmıyorlar bunlar :)) Kızdılar falan ama
beni zorla da olsa en tepeye çıkmaya ikna ettiler. Yol arkadaşlığı böyle bir
şey işte. Gülüp eğlenirken herkes iyi arkadaştır. Zor anlarda belli olur
insanın karakteri ve insanları en iyi yolda tanırsınız.
Kaynak denen asıl şelaleye çıktığımızda tüm bu zorlu
yolculuğa değmediğini fark edip üzüldük. Kısa bir su ve fotoğraf molası verip
dinlendikten sonra inişe geçtik. İniş daha kolaydı ama birkaç yerde ben yine
yardıma ihtiyaç duydum tabi. Bakın düşmekten korkmuyorum gerçekten
ayakkabılarım kaydığı için, diye diye indim aşağı.
Aşağı inerken hemen hemen yarı yolda bir çay ocağı var.
Orada çay molası verdik. Yine bol bol fotoğraf çekerek aşağı indik ve ben
nihayet şelalenin buz gibi, insanın kanını donduran ama bir o kadar güzel olan
soğuk sularına kendimi bıraktım. Geçen yaz Hasan Boğuldu Şelalesi'nde ilk kez
başıma gelen hipotermi şokunu burada da yaşadım ama bu kez yalnızca bir dakika
kadar süreceğini bildiğim için ortalığı ayağa kaldırmak yerine havluma sarılıp
sessizce bekledim :)) Bilmeyenler için şöyle bir şey. Önce kanınızın
damarlarınızdan akışını hissediyorsunuz. Sonra vücudunuz yanmaya başlıyor. Bu
kısmı biraz korkutucu. Vücut normal ısısına ulaşınca sorun kalmıyor. Fakat uzun
süreli ve şiddetli soğuğa maruz kalınırsa şokun etkisi ölümcül olabiliyor. Yine
de ölmeden önce yapılması gereken şeylerden biri şelalede yüzmek:)) Bu arada bu
soğuk suda nasıl durabildiğime şaşırıp başıma toplanan insanlara gülümsedim.
Bir kadın "Helal olsun ya nasıl girdin valla." dedi. İnsan nelere
alışıyor be abla, soğuk suya mı alışamayacağız?
Bu yüzme molasından sonra hayatım boyunca sahip olduğum en
güzel fotoğraflardan birini çekti arkadaşım. Erfelek benim gibi şelale severler
için mutlaka gezilmesi, görülmesi ve tabi yüzülmesi gereken bir yer :)
Rotamızda sırada Ordu vardı. Ordu'ya gitmemiz de birkaç
araçla oldu. Sadık Abi ünlü bir mobilya markasının bayisi. İndiğimizde sohbet
baya koyuydu, "Ya çocuklar gelin bize bi yemek ikram edelim çayımızı
için." dedi. Vaktimiz kısıtlı olmasa kırmazdık. "O zaman bi sigara
içelim de öyle gidin." diyince arabayı sağa çekip sohbete aşağıda devam
ettik. Bir türlü vedalaşamadık. Çok iyi insanlar tanıdık hayatımıza renk
kattılar. Son araç Zeki Abi'nin tırıydı. Hopa'daki sel felaketinde
Beşiktaş'ımızın taraftar grubu çArşı buraya geldiği için Zeki Abi'nin oğlu
Beşiktaşlı olmuş. Birkaç gün sonra tanışacağımızdan habersiz, ona forma
göndermek için ev adresini almıştık. Zeki Abi'den ilerleyen bölümlerde daha
detaylı bahsedeceğim.
Vardığımızda sağanak yağmur başlamıştı. Üniversiteye
sığındık içeri almadı. İlerde bir benzinlikten rica ettik ve mescidi
gösterdiler. Mescid iki bölümden oluşuyordu. İlk önce boş bir oda ve içerde
ikinci odada da mescid. Girişteki bölüme matlarımızı serdik ve haritamızı
çıkardık. Hemen hemen her gece yatmadan önce kalan rotamız hakkında
konuşuyorduk. Böylece kalan zaman ve gezmek istediğimiz yerleri en hızlı nasıl
gezebiliriz diye düşünüp çok mantıklı bir hareket planı hazırlıyorduk. Olası
zaman kayıplarının önüne geçmek için haritanıza iyi çalışmanız ve gezilecek
yerler konusunda hemfikir olmanız gerek.
Sabah olduğunda Ramazan Bayramı'nın 1.günüydü. Kendi
aramızda bayramlaşıp sembolik bir harçlık töreninin ve benzinlikteki çay
ikramının ardından Boztepe'ye hareket ettik. Teleferik henüz açılmamıştı biz de
yaşadığımız zorlu gecenin ardından kendimizi ödüllendirip güzel bir kahvaltı
yapalım dedik. Telefonlarımızı şarj ettik ve sırt çantalarımızı cafeye bırakıp
sahili gezmeye başladık. Yine bol bol fotoğraf çektikten sonra teleferiğe
döndük. Sabah ilk bizim gelmemize rağmen biz gezerken uzun bir sıra oluşmuştu.
Tam bir bayram kalabalığı. Neyse ki çok geçmeden sıra bize geldi. Teleferik çok
hızlı bir şekilde karşıya geçip geri döndü. Açıkçası çok da güzel bir manzaramız
yoktu. Çarpık kentleşmeye bir kez daha sövdük tabi. Sonrasında fakülteden bir
arkadaşım, Facebook'tan Ordu'da olduğumuzu görüp evine davet edince haydi bir
de bayram ziyareti yapalım diyip yola koyulduk. İnsanın böyle arkadaşları
olacak hayatında sırtı yere gelmez :) Bayram tatlımızı, ev yapımı nefis erik
şurubumuzu içip dinlenip kendimize geldikten sonra tekrar yola koyulduk.
Anneciğinin ellerine sağlık. Derya'cığım yazıyı okuyorsan teşekkürlerin en
büyüğü sana :))
Haritamıza göre bir sonraki hedefimiz Trabzon'du. Trabzon'da
Atatürk Müzesi, Ayasofya Müzesi, Sera Gölü, Uzungöl ve Sürmene'yi görmeyi
planlıyorduk. Trabzon'a vardığımızda hava çoktan kararmıştı. Ordu'dan sonra
Giresun'da hiçbir araç bizi almadığından baya zaman kaybettik ve mecburen Trabzon'a
kadar servis kullandık. Akşam vardığımız için kamp yeri bulmak kolay olmadı.
Yemek yediğimiz esnada interrail türkiye grubunda Trabzon'da kamp
atabileceğimiz yerleri sorduk ve daha evvel burada kalan arkadaşlar alışveriş
merkezinin arkasındaki sahilde kamp atabileceğimizi yazdılar. Yemekten sonra
yürüyerek buraya geldik ve çadırlarımızı kurduk. Oldukça yorgun olduğumuz için
yine kısa bir harita müzakeresinden sonra uyuduk. Bu geceden aklımda kalan
denizdeki dalga seslerine karışan silah sesleriydi. Yani Trabzon'da sıradan bir
geceydi. :))
Ertesi gün yine interrail türkiye grubundan iletişime
geçtiğimiz Okan isimli bir arkadaşımız bizi aracıyla alıp Atatürk'ün Trabzon'a
geldiğinde kaldığı, sonradan kendisine hediye edilen ve nihayetinde kız kardeşi
Makbule Hanım tarafından müze olması kaydıyla devlete bırakılan Atatürk
Müzesi'ni gezdirdi. Daha sonra Ayasofya Müzesi'ni görmeye gittik.
Okan, sabah kahvaltısını bile yapmadan bizi gezdirmek için
yanımıza gelmişti ve bir hayli gezmiş, yorulmuştuk. Hepimiz güzel bir
kahvaltıyı hak etmiştik. Sera Gölü kenarında kuymak yemeğe karar verdik. Bizim
vaktimiz kısıtlı olduğundan gölde deniz bisikleti kiralayıp gezemedik ama siz
mutlaka deneyin. Okan'la gezimizin son durağı Trabzon Bölge İdare Mahkemesi
karşısında bulunan dondurmacıydı. Bafra Ballıbaba dondurmacısında zaman bulup
yiyemediğimiz dondurmayı burada bulunca pek sevindim. Beni bir anda seneler
öncesine götürdü bu dondurma. Bu arada Temmuz 2016 itibariyle faaliyete geçen
istinaf mahkemeleri yargıya yeni bir soluk getirebilecek mi bilinmez ama ben
burada da bir hatıra fotoğrafı çekmek istedim.
Okan'a teşekkür edip vedalaştık ve Sürmene'ye hareket etmek
üzere servise bindik. Sürmene'ye gelip bıçak almamak olmazdı. Alışverişin
ardından çay fabrikasının yerini sorduk. Bizi büyük bir ilgiyle karşıladılar ve
çayın hangi aşamalardan geçerek soframıza geldiğini tek tek anlattılar. Çayın
kalitesine göre ayrıldığını, bu değişik kalite çayların harmanlanarak
satıldığını ve en kaliteli kabul edilen çayın da aslında farklı kalite çayların
harmanı olduğunu fakat bu kaliteli karışımda büyük oranda iki numara dedikleri
çaydan bulunduğunu öğrendik. Fabrikayı gezdikten sonra bize ikram edilen çay
saf iki numara çaydı ve gerçekten tadı,demi çok farklı, çok lezzetliydi. Fabrikada
fotoğraf çekimi yasak olduğu için fotoğraf ve videoları sizlerle paylaşamıyorum
yoksa çektim birkaç tane :)) Fabrika satış mağazasından çaylar da alındıktan
sonra tekrar yola koyulduk.
Sırada merakla beklediğim Uzungöl vardı. Uzungöl'e
vardığımızda tam bir hayalkırıklığı yaşadım. Tabiat harikası bir gölün etrafına
bir sürü otel yapılmıştı. Nerede fotoğraf çekmek istesek arkamızda mutlaka bir
otel tabelası denk geliyordu. Uzungöl'e akşam üzeri vardığımızdan çadırlar için
uygun yer bulmak hiç kolay olmadı. Öncelikle doğayı dinleyebileceğimiz sessiz
sakin bir yer aradığımız için ve ikinci olarak da otel sahipleri tarafından
rahatsız edilip huzursuz olmamak için epey yol yürüdük. Beni en çok zorlayan
yerlerden biri burası oldu. Ağır çantalarla ve elimizdeki alışveriş
poşetleriyle dik yokuşlardan çıkmak epey yorucuydu. Zaten çıktığımız tepede de
yer bulamayıp tekrar aşağı indik. İnişte bir araba bizi aldı ve aşağı kadar
götürdü. Daha sonra gölün karşı tarafına geçip kamp yapan aileleri fark ettik
ve biz de çadırlarımızı buraya, onların yanına kurduk. Yürürken ayağımın
üstünden bir kurbağa geçmesiyle bir anda irkilip çığlık attım. Şimdi bu yazıyı
yazarken fark ediyorum oraları ve kurbağaları ne kadar özlediğimi. Saat geç
olduğu için yemek hazırlıklarına başladık. Sonrasında da kamp ateşinin başında
Karadeniz türküleri söyledik hep birlikte. Güzel bir uykunun ardından gece fark
edemediğimiz eşsiz bir manzaraya uyandık sabah. Fakat hava sisli olduğundan
fotoğraflarımız çok net çıkmadı. Tavsiyem buradaki fotoğrafları sabah erkenden
çekmeniz.
Ben daha evvel Ölüdeniz'de yaptığım için Uzungöl'de yapmadım
ama yamaç paraşütünü kesinlikle denemelisiniz. Fethiye'de masmavi deniz
manzarasının üzerinde uçmak kadar Uzungöl'de sislerin arasında uçmak da heyecan
verici olabilir.
Bu esnada yine tesadüf denilemeyecek bir şey oldu. Daha
evvel Uzungöl'ü gezen halamın yönlendirmesi sonucu Ada Restorant'a gittik.
Burada bizi halamın arkadaşı Ali Osman Abi misafir etti. Hem çok lezzetli
yemekler yedik hem de yolda tanıdığımız dostlara Ali Osman Abi'yi de eklemiş
olduk. Hem çok yardımsever, misafirperver hem de çok hoşsohbet biri kendisi.
Ayder'e gideceğimizi öğrenince Sis Otel'den arkadaşını arayıp geleceğimizi
söyledi. Karadeniz insanının dünyada eşi benzeri olmayan bir yardımseverliği
var. Mesela ikram ettikleri yemeği yemezsen çok kızıyorlar. İkram edilen yemeğe
ücret ödemeyi teklif edersen de çok kızıyorlar. :))
Anadolu insanının tarihinde yaşadığı zorluk ve yokluklardan
olsa gerek biraz da kanımıza işlemiş gibi dayanışma. Çünkü yaşanılan tarihi
tecrübeler de tıpkı genlerimiz gibi sonraki kuşaklara geçiyor bir şekilde. Yani
siz savaş zamanı yaşamamış olsaniz da yolda aç kalmış birine tıpkı savaş
günlerinde olduğu gibi evinizi açar yemeğinizi verirsiniz. Bunu içinizden gelerek
ve düşünmeden, farkında olmadan yaparsınız belki ama aslında bu Türk insanının
tarihinden miras kalan bir dayanışma ruhudur. Bu ortak kültürü ve ortak
bilincimizi hiç kaybetmeyelim. Çünkü farklılıklarımızla güzeliz biz. Şunu
unutmayalım ki sadece birbirine yardım eden tüm farklılıklarına rağmen evini
sofrasını açan insanlar huzur içinde yaşayabilir birlikte. Evine veya
restoranına misafir gelen insanları dünyanın başka hiçbir yerinde böyle
ağırlamazlar. Bu yüzden Anadolu insanının saflığını, yardımseverliğini,
dayanışmasını gördüğümüz yerlerde bizler de umut tazeledik insanlığa dair.
Uzungöl'de bizi ağırlayan Ali Osman Abi'ye bir kez daha
teşekkürler. Tabiki gezimizin Uzungöl sponsoru olan ve kendisi de bir gezgin
olan halam Sezen Yavuz'a ayrıca çok çok teşekkürler.
Uzungöl'den sonra Rize'ye doğru yola koyulduk. Ayder
Yaylası'nda bir gece kalıp ertesi gün Fırtına Vadisi bölgesinde rafting yapmayı
planlıyorduk. Yolda Londra'dan bir misafirimiz vardı :)) Ayder'e varışımız da yine maceralı oldu. Birkaç araç
değiştirerek, yağmura yakalanarakve güç bela Ayder'e vardığımızda yine hava
kararmıştı ve yağmur da bir hayli hızlanmıştı. Sandaletlerimi çıkarıp spor
ayakkabılarımı giyecek bile vakit bulamadan hızlıca çadırlarımızı kurup Ayder
için Uzungöl'e gitmeden evvel arkadaşımızın akıl edip aldığı brandaları da
çadırların üzerine gerdirdik. Sonra gece için alışveriş yapıp geri döndük. Çadırımızın içinde tereyağlı yumurta ve
sosis pişirdik. :))
Yemeğin ardından çadıra vuran yağmur sesi eşliğinde uyuduk.
Sabah beni bir sürpriz bekliyordu. Çadırımın fermuar aralıklarından su
girmişti. Zeminin eğiminden dolayı çadırın alt kısmında küçük su birikintileri
oluşmuştu. Bir tişört yardımıyla beş altı seferde suyu dışarı sıktım. Sonra
yağmur bastırmadan çadırları toplayalım ve yola devam edelim dedik.
Çadırlarımızı toplarken bir yandan da Ayder'e yeni gelen ve çadırlarını kurmaya
çalışan gezginlerle sohbet ediyorduk. Rafting yapacağımızı söylememiz üzerine
içlerinden biri bizi kuzeninin eğitmenlik yaptığı Doğa Rafting'e yönlendirdi.
Hayat tesadüf denilemeyecek güzellikte bağlantılarla dolu gerçekten. Teşekkür
edip vedalaştıktan sonra yola çıktık. Otostop çekmeye başladık bu arada fena
halde sağanak yağmur başladı. Servis araçlarını görünce yağmurda fazla
ıslanmamak için servis kullanmaya karar verdik. Servis kalkana kadar da hemen
arkadaki bir türkü evinde çay içip telefonlarımızı şarj ettik. Bizim kaldığımız
gece burada kemençeli tulumlu eğlence varmış sesini duysak kesin giderdik
kaçırdığımıza çok üzüldük. Servisin hareket etmesiyle Ayder'in güzel
manzarasına veda ettik ve yola koyulduk.
Doğa Rafting'in önünde indik. Burada bizi eğitmen Cengiz
Bağcı karşıladı. Rafting için belirli bir sayıya ulaşmak gerekiyor ama hava
şartlarından dolayı gelmeyenler olmuştu. Ben de vazgeçmek istemiyordum.
Arkadaşlarımdan da rafting yapmak isteyen olmayınca üç eğitmen eşliğinde bota
bindim. Fırtına Deresi'nin su seviyesi o gün yağmurun etkisiyle fazlaca
yükselmişti. Tehlikeli olmaması için kısa tur yapıp geri dönelim dedik. Botta
Cengiz Abi gerekli talimatları verdi ve başladık kürek çekmeye. İtiraf etmek
gerekirse biraz zorlandım :)) Çünkü kollarım çok ağrıdı ve dengeli bir şekilde
gitmek için herkesin kürek çekmesi gerek. Bu yüzden senkronize bir şekilde
kürek çekmeye çalıştım ben de. İnanılmaz heyecanlıydı gerçekten. Bazı yerlerde
bot tamamen havalanıyor sert bir şekilde yeniden suya oturuyordu. Yamaç
paraşütünde bile bu kadar heyecanlanmamıştım.
Geri döndüğümüzde hemen ayrılamadık Doğa Rafting'den. Burda
güzel dostlar edinmiştik ve sohbet koyuydu. Ben bir ara zipline denemek
istedim. Fırtına Deresi üzerinde gergin bir ipe asılı bir şekilde hızlıca
karşıya doğru geçip geri geldim. Sonra sohbet ederken ikram edilen
yemeklerimizi yedik. Çaylarımızı da içtikten sonra artık yola koyulma vaktiydi.
Daha sonra hep birlikte bir hatıra fotoğrafı çektik ve tekrar görüşmek
dileğiyle vedalaşıp ayrıldık.
Bir sonraki hedefimiz Batum'du. Otostop çekmeye başladık ve
birkaç araç değişikliğinden sonra Mehmet Abi'nin aracına bindik. Batum'a
gitmeden önce Sürmene'den aldığımız bıçakları Mehmet Abi'nin Hopa'da esnaf olan
bir arkadaşına bıraktık. Batum'a girişlerde üzerinizde silah, bıçak, uyuşturucu
madde vs. bulunmaması ve nüfus cüzdanınızın da yıpranmamış olması gerekiyor.
Önemli bir bilgi daha, Sarp Sınır Kapısı'ndan ehliyetle geçiş mümkün değil.
Mutlaka nüfus cüzdanlarınızı yanınızda bulundurun.
Sırt çantalarımızı kapının orda bulunan otoparkta araçta
bıraktık ve Batum'a giriş yaptık. Mehmet Abi her zaman gittiği casinonun yerini
gösterdi. Biz iki arkadaş casinoya girmeyip Batum'u gezmek istedik ve onlardan
ayrıldık. Batum'da görmek istediğim Tiyatro Meydanı, Piazza Meydanı, Saat
Kulesi ve kinetik bir heykel vardı. Heykeli ara sokaklarda aradığımızda
bulamamıştık. Telefon harlarımız yurt dışına kapalı olduğundan internetten de
bakamıyorduk. Şans eseri sahili gezerken karşımıza çıktı ve tam video çektiğim
sırada sevinçten çığlık attım. "Erkek ve Kadın" "Ali and
Nino" isimli heykel Gürcistanlı Tamara Kvesitadze tarafından yapılmış.
Hüzünlü bir aşk hikayesini anlatıyor. Aileleri tarafından desteklenmemesine
rağmen evlenen Azeri Ali ve Gürcü kızı Nino tam mutlu olacakken Kızıl Ordu'nun
Azerbaycan'a girmesi üzerine Ali ülkesini savunmak için askere gider. Hikaye mutlu sonla bitmiyor. Kinetik heykel
ise bu kavuşmayı ve ayrılığı anlatıyor. İlk kez sosyal medyada görmüş ve çok
etkilenmiştim. Ali ve Nino'nun önce birbirlerine kavuşmaları, sarılmaları ve
sonra yavaşça uzaklaşmaları beni fazlasıyla etkilemişti. Batum'a giderseniz
sahilde dönme dolabın orada bulunuyor heykel.
Batum'da görülmesi gereken bir diğer eser Saat Kulesi. Chacha Kulesi olarak geçiyor. İzmir
Konak'taki Saat Kulesinin birebir olmasa da oldukça benzeri. Bu kulenin bir
özelliği saat 19:00'da beş dakika süre ile çeşmelerinden Gürcistan'a özgü
chacha içkisinin akması. Biz gittiğimizde böyle bir şeye denk gelmedik,
fotoğrafların saatine baktığımda birkaç dakikayla kaçırdığımızı fark ediyorum.
Batum sahilini ve sokaklarını gezdikten sonra bizimkilerin
yanına dönüyoruz. Casino bizi de pek sardı doğrusu oyun oynamamamıza rağmen
çıkmak istemedik. Ben poker oynayanları izledim, arkadaşlarım ruleti sevdi. Tüm
casinolarda olduğu gibi biz de saatin nasıl geçtiğini anlamadık ama artık
ayrılmamız gerekiyordu. Mehmet Abilerle vedalaştık ve Otelin aracı bizi sınır
kapısına kadar bıraktı. Viskilerimizi de aldık bu arada tabi :)) Gürcistan'ın
para birimi lari. Ve benim yazıyı yazdığım şu dakikada 1 Lari 1,27 Türk Lirası.
Çıkışta taksilerle pazarlık yapalım dedik ve bir taksiyle
anlaştık. Durak taksisi olmadığı için duraktan gelen bir taksici adamı
uzaklştırdı. Sonra da bize uçuk bir ücret söyledi. Biz de koşa koşa uzaklaşan
taksiye yetiştik, zaten o da bizi bekliyormuş. Hopa'ya kadar yolumuz vardı.
Avukat olduğumu öğenen taksici cezaevinden on beş gün önce çıktığını söyledi.
Sebebini sordum. Daha evvel bir kavgaya karışıp bir kişinin ölümüne sebep
olmuş. Ama az evvel kendisini uzaklaştıran taksiciye karşı öyle sakindi ki kavga
etmeye bile yanaşmayan bu adamın birisini öldürme ihtimali bana çok uzak geldi.
Özgürlüğü bağlayıcı cezaların kişiyi ıslah etme ve yeniden topluma kazandırma
konusunda başarılı olabileceğine sanırım ilk burada inandım.
Hopa'da indik. Çadırlar için yer bakarken sağanak yağmur
başladı. Kazım Koyuncu Sahnesi'nin önündeydik ama sahneye çıkacak bir merdiven
bulamadık. Arka taraftaki merdivenden sahneye doğru arkadaşımızın yardımıyla
tek atlayışla geçip çadırları kurduk. Uyumadan önce yağmur sesini kaydettiğimi
hatırlıyorum. Dışarda Karadeniz müzikleriyle eğlenen gençlerin sesleriyle
uyuyakalmışım.
Sabah olunca kahvaltı yapıp Şavşat Karagöl'e hareket
edecektik. Çarşıda güzel bir kahvaltı yaptık, telefonları şarj ettik.
Arkadaşlarımızdan biri berbere gidip saçını yıkattı :)) Otostop ve kamp yaparak
gezmenin en zor yanı her istediğinizde duş alma imkanınızın olmaması. Güney
tatili yerine bir de bizim gibi Karadeniz turuna çıkmışsanız denize girme
imkanı da pek olmuyor. Ama tüm sıkıntılarımıza rağmen turumuz çok iyi
gidiyordu. Kısa zamanda bir sürü yer gezmiştik. Planımızda en ufak bir aksama
dahi olmamıştı.
Otostopla önce Şavşat merkeze geldik. Burada servis saatini
beklerken hem gezdik hem de karnımızı doyurduk. Restoran çalışanlarının çok
sevimli çocukları vardı. Onlar kedileri beslerken ben de mutlulukla onları
izliyordum. Dünya şu çocukların hatırına dönüyor dedim içimden.
Servis saati
geldiğinde Karagöl girişine kadar gidip tekrar otostop çektik diye anımsıyorum.
Bu kısmı ne hafızamı ne kadar zorladıysam da anımsayamadım. Karagöl'e bizi
götüren araç üzerimizdeki Beşiktaş tişörtlerini görünce durmuş. Beşiktaş aşkı
her yerde tabi. Her zaman !
Karagöl'e vardığımızda henüz öğlendi. İlk defa vakitlice
varmıştık hedefimize. Burada bir gece kalacağımız için bir hayli vaktimiz
vardı. Zaten Zeki Abi de en çok burayı beğeneceğimizi söylemişti. Gerçekten de
öyle oldu.
Her şeyden önce doğası bozulmamış. Karagöl henüz otel
istilasına uğramamış. Huzurlu. Bize de huzur verdi. Tek bir tesis var
Karagöl'de. Birkaç seneye kalmadan bu sayı artar diye düşünüyoruz.
Gelirken alışveriş yapmadığımız için bir pişmanlık yaşadık
tabi. Ve ben çadırlarla kaldım, arkadaşlarım alışverişe gittiler. Otostopla
gidip gelmeleri zaman aldığından ve ben de bir süre sonra fotoğraf çekmekten
sıkıldığımdan horon vuran kalabalık bir ailenin yanına gittim. Merhaba diyip
kendimi tanıttım, gezimizden bahsettim. Haydi bana da öğretin birlikte horon
vuralım, diyince onlar da beni sevdi başladık Hemşin horunu vurmaya. Alışkın
olanlar bana mısın demiyor ama ben tabi nefes nefese kaldım. Sonra çay ve
çekirdek ikram ettiler. Üzerine et ikram ettiler vejetaryanım diye yemedim ama
sofralarına buyur etmeleri tabiki çok mutlu etti beni. Sonra uzun uzun doğa
katliamlarından, direnişlerden bahsettik. Bir de üstüne tişörtü gören
Beşiktaşlı bir abimizle Beşiktaş'ı konuştuk. Onlar piknik için gelmişler dönmek
üzereydiler hazırlıklara başladılar. O sırada arkadaşlarım geldi. Denk gelirsek
diye ertesi günkü yürüyüş için sözleştik telefon numaralarımızı verdik ve vedalaştık.
Arkadaşlarımın yanına döndüm. Onlar yemek hazırlıklarına
giriştiler ben de biraz kitap okuyayım diye çadırıma geçtim. Bu kez de arka
taraftaki masayla sohbet başlayınca dayanamadım çıktım çadırdan. Nihayetinde
tüm piknikçiler gitti ve biz Karagöl'ün eşsiz manzarasıyla başbaşa kaldık.
Çok geçmeden yanımıza motorsikletli bir gezgin geldi.
Alışverişe gidiyormuş bir şey lazım mı diye sormaya gelmiş. Dönüşte de gece bir
süre bizimle kaldı sohbet ettik. Şarkılı türkülü hallerimizi pek sevmiş.
Ateş başındaki bu sohbete dair aklımda kalan en güzel detay
Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek adlı kitabı üzerine olan konuşmamızdı.
Avustralya yerlileri olan Aborjinlerle birlikte yaşamaya karar veren bir
kadının hikayesidir bu kitap. Ben çok erken yaşta, ortaokulda okumuş ve çok
etkilenmiştim. O zaman onlarla tanışmaya ben de karar vermiştim. Belki bir gün
ben de giderim neden olmasın? Belki de her fırsatta kendimi doğaya atmamdaki en
büyük etkenlerden biridir çocuk yaşta okuduğum kitaplar...
Kurbağa sesleriyle dolu huzurlu bir gecenin ardından sabah
uyandık ve uzun rotamızın son durağını da bitirmiş olmanın hem sevincini hem
burukluğunu yaşadık. Yine İstanbul'a dönmek zorunda oluşumuz kadar bizi üzen
başka hiçbir şey yoktu o an.
Çadırları toplarken bir yere ne kadar çabuk alıştığımı
düşündüm. Gezgin olmak sürekli ilerlemek demek evet. Ama ben ilerlediğim her
adımda hem çok mutlu oluyor hem de arkamda bıraktığım güzelliklerden ayrılıyor
olmamdan dolayı bir o kadar üzülüyordum. Fakat ruhumuzu besleyen de bu
mutluluklar ve hüzünler değil miydi zaten? Varoluşun kendi içsel
yolculuğumuzdan başka bir amacı var mı?
Bütün vedalar fazlasıyla hüzünlü. Sabah orman yürüyüşümüzün
ardından çadırlarımızı topladık ve bizi bekleyen zorlu yürüyüşe başladık. Çünkü
dönüş yolunda hiç araç yoktu.
Yokuşlu ve uzun yolu bitirdiğimizde muhtarlığa gelmiştik.
Çay ikramını memnuniyetle kabul edip muhtarla sohbet etmeye başladık. Semaverde
demlenmiş mis gibi çayımızı içip soluklanırken yaşlı bir dede geldi muhtarlığa.
Sandalye verip bu kez bu tatlı ihtiyarla sohbet etmeye başladık. O anlattı biz
dinledik. İlerlemiş yaşına rağmen sağlıklıydı dedemiz. Bir cebinde köstekli
saati, bir cebinde çakısı. Gülümsetti bizi. Biz de bir hatıra fotoğrafımız
olsun istedik. Elini öptük vedalaştık. Muhtara da çay için teşekkür edip
yeniden yola koyulduk.
Planda Cerrattepe vardı. Ama önce Kafkasör şenliklerine
gidelim dedik. Fakat zamanlamamız başarılı değildi şenlikler de yürüyüş de
bitmişti. Yolda Madene Hayır yürüyüşüne katılan gezginlerle karşılaşıp fotoğraf
çektirdik. Sonra otostop çekmeye devam ettik. Bizi İstanbul'dan kaçıp burada
bir camide hoca olan Dural Abi aldı aracına. Ve sağ olsun çok gezdirdi.
Cerrattepe girişinde halkın direnişi yoktu. Biz de sadece önünden geçmekle yetindik.
Fakat buraları boş bırakmaya gelmiyor bunun da farkındaydık. Biraz içerilere
doğru girip altın madenlerinin olduğu yerde çıkan altınlı sudan içtik. Minik
bir toprak parçası üzerindeki altın tozlarını inceledik ve küçük birer hatıra
aldık. Hayatımdaki en ilginç tecrübelerden biriydi altını doğal haliyle görmek.
Yaşadığım ülkenin gerçekten bir hazine olduğuna bir kez daha şükrettim.
Tepedeki Atatürk heykeline çıktık sonra. Gecenin ışıl ışıl manzarasına çok
yukarılardan sislerin içinden göz kırptık. Ve Dural Abiyle olan yolculuğumuz
aşağıda meşhur Bomba Tostçusunda enfes tostları yedikten sonra son buldu. Her
şey için teşekkür edip yeniden görüşebilmek umuduyla vedalaştık.
Hedefimiz Hopa'ya dönüp Zeki Abi'yle iletişime geçip direkt
İstanbul'a giden tırlardan birine atlamaktı. Çünkü artık gezinin sonuydu,
zamanımız kalmamıştı ve lanet olası iş dünyası bizi bekliyordu. Ama Hopa'ya
varıp Zeki Abi'yi aradığımızda tırların sabah erken saatte harekete geçeceğini
öğrendik. Keşke Karagöl'de bir gece daha kalsaydık iç çekişinden sonra ne
yapsak diye düşünürken Zeki Abi aradı. Daha evvel kiraya verdikleri bir ev
varmış ama şu an boşmuş. Geceyi burada geçirebileceğimizi söyledi. Yorgunduk ve
yatakta uyuma fikri bize de oldukça cazip gelmişti. Zeki Abi gelip aldı bizi
Hopa'dan. Görüşmeyeli uzun zaman olmuş gibi karşıladı bizi. Gerçekten çok iyi
insanlar tanımıştık yolda.
Yanında oğlu da vardı. Biz ona İstanbul'dan forma göndeririz
diye düşünürken tanışmak nasip olacakmış meğer. Tabi bir Beşiktaş sohbeti
başladı hemen. İstanbul'a dönünce forma göndereceğimizi söyledik, sevindi.
Bizi eve bıraktılar ve sabah görüşemeyeceğimiz için
vedalaştıktan sonra ayrıldılar. Bu arada Euro 2016 final maçının son
dakikalarına yetişmiştik. Hepimiz Beşiktaşlıydık ve Quaresma'nın mutluluk
anlarını gururla seyrettik. Sonra yorgunluğumuza yenik düşüp uyuyakaldık.
Sabah olduğunda erken saate ayarladığımız alarmlarımızı
bilinçsizce kapatıp baya uzun bir uyku çekmişiz. Artık yola çıkma vaktiydi.
Yataklarımızı ve eşyalarımızı topladıktan sonra evden ayrıldık. Akşam anahtarı
nereye bırakalım diye sorduğumuzda Zeki Abi "Burada öyle şeyler olmaz
kapının üzerinde kalabilir." demişti. Öyle yaptık. İstanbul'daki paranoyak
yaşantımızı sorguladım ve nasıl hala İstanbul'da yaşayabildiğime bir kez daha
şaşırdım. En kısa zamanda bir kaçış planı hazırlamalıydım. Bu kez temelli. Her
doğa gezimin sonunda kendime verdiğim sözü yineledim. İstanbul'da yaşlanmayacak
ve İstanbul'da ölmeyecektim.
Yola çıktık ve otogara gittik. İstanbul'a en erken otobüs
biletlerimizi alıp beklemeye başladık. Uzun bir yolculuk bizi bekliyordu. Yine
tarifsiz bir hüzün çökmüştü içime yutkunmakta bile zorluk çekiyordum.
Dokunsalar ağlayacaktım. On gündür evimden uzak olmama rağmen buralardan
ayrılmak istemiyordum. On gündür yolun kaderini paylaştığımız arkadaşlarıma da
çok alışmıştım. Ertesi sabah onlarla eşsiz bir doğa manzarasına uyanmak yerine
İstanbul'un kaosuna karışacaktım.
Yol bu düşüncelerle geçti. Biraz uyudum. Bolca düşündüm.
Sonunda Anadolu yakasına geldik ve arkadaşlarımla vedalaştım. Benim biraz daha
yolum vardı. Tam yirmi iki saat süren bir yolculuğun sonunda otogarda indim.
Servis saatine zaman vardı yorgundum taksiye binmeye karar verdim. Taksi -lanet
olası İstanbul taksileri- tek yolcu almıyordu. En az iki yolcu alıp taksimetre
ücretini ikiye katlamaya and içmişlerdi. İçimden lanet olsun diyip bindim. Ama
İstanbul'a dönünce bir anda yirmi altı yıllık İstanbul alışkanlıklarım da geri
dönmüştü. Tüm o huzurlu tatildeki halimden sonra bir anda cazgır bir
İstanbulluya dönüşmüştüm ve tabiki taksimetrede yazanın yarısını ödedim.
Benimle birlikte binen teyzeyi de tembihledim sadece kalan parayı ödesin diye.
Taksiciyle olan kavgam ben apartmana girince son buldu. Haksız kazançlar
peşinde olan bütün insanlara her fırsatta yaptığım gibi taksiciye de haddini
bildirip evime girdim. Girer girmez de ağladım. Şu an olmak istediğim yerde
değildim. Olmak istediğim insanlarla değildim. İşin kötü tarafı İstanbul'a adım
atar atmaz hemen uyum sağlamış ve iç huzurumu kaybetmiştim. Ağladım, ağladım ve
sonra sustum. Çünkü beni çok özleyen kedim şaşkınlıkla beni izliyordu, onun
üzülmesine kıyamazdım. Üstelik onu çok özlemiştim.
Tatil bitmişti. Ama aklımda her zamanki gibi yeni yerler
vardı. Yolda tanıyacak yeni insanlar vardı. Biriktireceğim yeni anılar vardı.
Kendimi her zamanki gibi teselli ettim. Çünkü böyledir yaşamak. Mutluluklar
biriktirmek ve en üzgün anlarımızda bu mutlu anlarımızı hatırlayıp yeni
mutluluklar düşlemektir.
Her yol, bir diğerine sebeptir. Her insan bambaşka bir
tecrübe katar insana. Ve her tecrübe seni başka yollara götürür. Bu döngü
sayesinde var oluyoruz. Bu döngü sayesinde nefes alıyoruz. Bizi büyüten de bu
döngüdür. Mutlu eden, üzen, olgunlaştıran, cesaret veren, teselli eden...
Türkiye saklı bir cennettir. Kıymetini bilmek, keşfetmek, korumak, uğruna direnmek gerekir. Ağaçlarımız, derelerimiz için bizler buradayız. Bu topraklar sahipsiz değildir.
Yola çıkma cesareti gösteren ve yaşamını bize dayatılanlarla değil, kendi tecrübeleriyle anlamlı kılan tüm gezginlere selam olsun. Yolumuz açık olsun dostlar !
Yola çıkma cesareti gösteren ve yaşamını bize dayatılanlarla değil, kendi tecrübeleriyle anlamlı kılan tüm gezginlere selam olsun. Yolumuz açık olsun dostlar !