Zeytinli festivali öncesinde tanıştığım arkadaşım Erdem'le anne tarafından hemşehri çıkıyoruz. Biraz daha zorlasak akraba çıkacağız diye başladığımız sohbet İstanbul'dan Akçay'a olan yolculuğumuzda da sürüyor. Erdem harika bir co-pilot. Yandex'ten yol takibi yapıyor, müzikten sıkıldığımızda cd değiştiriyor ve araba kullanırken uyuklamamam için beni sürekli konuşturuyor. Birlikte Akçay'a gelirken Zeytinli Festivali öncesi üç günümüzü nasıl değerlendireceğimizi de planlıyoruz.
İlk gün Altınoluk'ta yol yorgunluğumuzu atıyoruz. İkinci gün Hasan Boğuldu turu yapmak için sabah erkenden Akçay'da Kazdağı Tur önünde buluşuyoruz. Tur bizi sabah 10:00'da Akçay acentesi önünden alıyor. Safari turunu seçtiğimiz için toplamda üç jeep ve yaklaşık otuz kişi hareket ediyoruz.
Rehberimiz Esat Karanfil, toprak yollarda bizi güvenli bir şekilde götürürken aynı zamanda bölgeyi tanıtıyor, mitolojik hikayeler anlatıyor. Filmlere konu olan Hasan Boğuldu efsanesini Tuncel Kurtiz'den dinlemek için şöyle buyurun: https://m.youtube.com/watch?v=JnJ05EvljBU
Şelaleye vardığımızda jeep'lerden inip tahta köprüden geçmek üzere rehberimizi takip etmeye başlıyoruz. Köprüde, arkamızda şelale kısa bir fotoğraf molasının ardından yürümeye devam ediyoruz. Şelalenin oluşturduğu dev kazanında daha sonra yüzme molası vereceğimizi öğrenince ben sürüden kısa bir süreliğine ayrılıyorum. Su inanılmaz soğuk ama dağların arasında yüzmek insanı cezbediyor.
On dakikalık fotoğraf molasında yüzmeyi tercih eden ben, o esnada gözlüğümü kaybediyorum. Rehberimiz ve grup bir sonraki noktaya doğru hareket ederken ben hala gözlüğümü aradığım için daha sonra size yetişirim diyerek gruptan ayrılıyorum. Erdem'le on dakikalık arama kurtarma faaliyetimiz sonucu biraz ağlamaklı bir şekilde Hasan'ın hayatını kaybettiği yerde gözlüğümü kaybetmenin çok da tın olduğunu düşünerek yola devam etmeye karar veriyoruz. Ama işte hatırası vardı, neyse.
Ekibi kaybettiğimiz için hızlı hızlı yürüdüğümüz güzergahta bir başka harika yer buluyoruz. Su burada daha soğuk. Ama suya atlamak için yüksekte harika bir kaya var. İnsanların garipseyen bakışları eşliğinde tam o noktadan suya atlıyorum.
Atlar atlamaz da aklım başıma geliyor. Su, insan hayatını tehdit edecek kadar soğuk. Erdem'e bir an önce fotoğraf çekmesini söyleyip üç saniye içinde sudan çıkıyorum. İlk bir iki dakika içinde vücudum yanmaya başlıyor. Uzun süre kartopu oynadığınızda ellerinizin yanmaya başlaması gibi. Hayatımda ilk defa ölümden korkuyorum. Kanımın damarlarımdan geçişini hissetmek çok da normal olmasa gerek. Birkaç dakika paniklesem de sonra normale dönüyorum. Tam o esnada rehberimiz ve ekibimiz olduğumuz noktaya geliyor. 'Burada mola vermeyecektik, yüzmekle iyi yapmışsınız.' diyor Esat Bey. Ah Esat Abi bir de bana sor onu diyorum içimden, hala tir tir titrerken.
Biz ısınmak için güneşe doğru yürürken ekibimiz de arkamızdan geliyor. Onları beklediğimiz yerde yayık ayranı yazısını görüyorum.
Normalde şehirlerde büyüyen çocuklar böyle şeylere pek merak salmazlar. Ama ben gdo'suz, hormonsuz gıdalara biraz daha fazla anlam yüklediğimden yeri geldi yolda gördüğüm inek sürüsünü takip ettim yeri geldi bahçeme ektiğim sebze meyveler yüzünden apartman sakinlerinin tepkisiyle uğraştım. Bana soran olmadı tabi ama bana kalsa ben İstanbul'da değil Ege'nin bir köyünde doğup zeytin ağaçları arasına kurulmuş salıncaklarda büyümek isterdim.
Yayık ayranını denemek için yürüyoruz. İşletme sahibi yanımıza gelince 'hadi sen salla bakalım' diyor. Ayranı güzelce köpürtüyorum 😊 Sonra yazın kavurucu güneşi altında buz gibi ayranı afiyetle içiyoruz. Daha sonra zeytin, adaçayı, kekik, incir satan köylü teyzelerin arasından yolumuza devam ediyoruz. Dayanamayıp bir incirin tadına bakıyor, helal edin diyorum. Helal olsun diyen teyzemizi, diğer satıcı teyzelerin sesi bölüyor : 'Kızım, gel benim incirlerin de tadına bakıver gari.' Öyle tatlı teyzeler ki… Yolumuz uzun olduğundan alışverişi daha sonraya bırakıyoruz.
Bu esnada Erdem'in çektiği fotoğrafları almak için internet çeken bir nokta arıyorum. Tabi dağların arasında doğanın kurallarından sapan bir insan olarak çaresizim. Telefon çekmiyor. Aklıma şu söz geliyor : 'Ormanda wifi yok, ama söz veriyorum daha güçlü bir bağlantı bulacaksın.'
Gözlerimi kapatıyorum. Doğanın sesinden başka ses yok. Odamda uyumaya çalıştığım geceleri düşünüyorum. Araba sesleri, kavga sesleri, asker uğurlama sesleri, yan taraftaki parktan gelen oyun havaları sesleri. Yaradılışımıza aykırı yaptığımız her şeyin rahatsız edici bir sesi var. Büyükşehirlerde huzursuz olmamızın sebebi bu. Yaradılışımıza aykırı yaşıyoruz. Toplumun bize dayattığı şeylerle ve farkında olmadan bunları hırs haline getirerek.
Ben düşüncelere dalmışken rehberimiz ve harika insanlardan oluşan ekibimiz geliyor. Tüm bu insanların tesadüfen aynı yerde toplandığına inanmamı beklemeyin. Bugün burada yanımda bu insanlarla bu harika yerleri geziyorsam, hiç tanımadığım insanlarla yolda gelirken Bedri Rahmi'nin karadutum çatalkaram çingenem şiirini okuyorsam ve onlar da eşlik ederek beni gülümsetiyorsa buna kim tesadüf diyebilir ki? Esat Abi 'Biliyor musun o şiiri?' diyor. Bilmez miyim. Peşinden, arasından geçtiğimiz zeytin ağaçlarına ithafen başka bir şiiriyle devam ediyorum : 'Önde zeytin ağaçları, arkasında yar. Sene bin dokuz yüz kırk altı, mevsim sonbahar. Yar yar seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.' Ekipteki herkes eşlik ediyor. İşte diyorum içimden bu insanların biraraya gelmesi tesadüf olamaz. 'Şiirden anlayan insanlarlayım, daha ne isterim.' diyorum. Yanımdaki teyze birden sarılıyor. "Ben seni pek bi sevdim kızım." diyor. Ben de sarılıyorum. Duygusal anlar yaşayan insanların verdiği tepkilerden biri. Kimi bir hayvanı sevince gözleri dolar, kimi bir şiir duyunca yanındakine sarılır, kimi uzaklara dalar… Olmaktan büyük keyif aldığım bir yerdeyim.
Hasan Boğuldu Şelalesi'ndeki gezimiz biterken araçlara doğru yürüyoruz. Gezilecek daha çok yer var. Henüz yorgunluk belirtisi göstermiyoruz. Araçların önünde buluştuğumuzda aklım hala gözlüğümde. Son bir umut gözlük bulan var mı diye sesleniyorum Diğer jeep'teki rehber cebinden bir gözlük çıkartıyor. Gerçek mi değil mi diye anlamaya çalıştığım kısa bir sürenin sonunda koşuyorum. Benim gözlüğüm !! Annemin hediyesiydi. Gözlerim doluyor, nasıl teşekkür edeceğimi şaşırdığımdan 'Size borçlandım. Yapılan iyilikleri unutmam ben. İşiniz düşmesin ama olur da avukata işiniz düşerse bir alo deyin sadece.' diyorum. İstanbul'da olsan, günahını kaybetsen onu bile bulamazsın. İstanbul'da adamın günahını bile çalarlar. Buranın insanı böyle iyi işte…
Sonra tekrar yola koyuluyoruz. Sırada yakın zamanda kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz'in Çamlıbel köyünde bulunan mezarı var. Gerçek bir sanatçıya yakışan şekilde mütevazı bir mezar vasiyet etmiş. Mermersiz, toprağın kucağında yatıyor üstad. Mezarının başında insanlar hiç eksik olmuyor. Sigara bırakmışlar başucuna. Bir tane de ben bırakıyorum. Mezarını suluyor sevenleri. Sanki o an kalkıp 'Bak yeğen,' diye başlayıp okkalı bir laf edecekmiş gibi geliyor, bekliyoruz ama sadece sessizlik… Işıklar içinde uyu Dayı…
Bu ziyaretin etkisinden bir süre çıkamayıp yola koyulduğumuzda da konuşmaya devam ediyoruz. Ekip her anlamda uyumlu. Birlikte sövüyoruz, birlikte gülüyoruz.
Yol üzerinde Kızılkeçili köyü yakınlarında sekiz yüz elli yaşında bir çınar ağacı var. İnsanlar önünde fotoğraf çekilirken ben ağaca tırmanıyorum. Sırtımı asırlık kabuğuna dayıyorum.Şu hayatta sırtımı dayayabileceğim en güvenilir canlının bir ağaç olduğunu düşünerek yapraklarını seviyorum.
Çünkü yapılan bir araştırmaya göre ağaçların yapraklarına dokunduğunuzda şarkı söylüyorlar. Üstelik her insanın dokunuşuna farklı tepki veriyorlar. Bu sesler de kaydedilmiş. Linki şöyle bırakıyorum : http://derinekoloji.blogspot.com.tr/2015/06/damanhur-ekoloji-koyu-sark-soyleyen.html?m=1
Sırada yemek molası var. Çınarların altında, buz gibi akan bir nehrin üstünde, harika bir yerde mola veriyoruz. Turda tanıştığımız Hataylı bir çiftle aynı masadayız. Yemeğin üzerine bir de buz gibi karpuz ikramı varmış meğer :) Tam kalkmak üzereyken Esat Abi 'Herkes kulaklarını kapatsın, on beş saniye beklesin ve açsın diyor.' Hepimiz söylediğini yapıyoruz. Farkında olmadan sadece 'duyduğumuz' doğanın sesini bu kez 'dinlemeyi' öğreniyoruz. Altımızdan akan suyun sesi, ağaç yapraklarının hışırtısına karışıyor. Birkaç kez daha tekrarlıyoruz bu hareketi. Büyükşehirlerde yaşamanın verdiği alışkanlık, dinlemeyi unutmuşuz…
İnsanların da müzeye bağışladığı eşyalarla görülmeye değer bir müze olmuşsa da beni rahatsız eden şeyler var. İçerde, odalardan birine girer girmez sizi bir geyik başı karşılıyor. O güzel gözlerini gördüğüm an gözlerim doluyor. Başka tarafa bakayım diyorum, orda da içi doldurulmuş bir tilkiyle gözgöze geliyorum. Bu odadan çıkıp başka odaya giriyorum orda da devasa bir caretta caretta ile karşılaşıyorum. Bu kısmı çok fazla uzatmak istemiyorum. Hayvanları doğal ortamlarında canlı olarak fotoğraflamak varken insan egosunun birer ürünü olarak sergilemek neden?
Nazım karşılıyor bizi.
Esat Abi, zeytinyağının nasıl elde edildiğini anlatmadan önce zeytinin tarihsel ve mitolojik hikayelerini anlatıyor. Esat Abi bak mitolojik bir şey anlatacaksan haber ver video çekeceğim diyorum ve kayıt tuşuna basıyorum :)
Kayıttan deşifre şu an vakit alacağı için şu kaynaktan sizleri bilgilendirelim :
"Eski Yunan'da tanrıların başı Zeus, insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını ilan eder. Bunun üzerine deniz tanrısı Poseidon barış ile bilgelik tanrıçası Athena mücadeleye girişirler. Poseidon, üç dişli çatalını bir kayaya saplar ve insanları uzak yerlere götürecek,savaşlar kazanacak olan "atı" yaratır. Athena ise mızrağını yere saplayarak bir "zeytin ağacına" dönüştürür. Şehir halkı bu zeytin ağacının büyük bir zenginlik ve bereketin kaynağı olduğuna karar verir ve Athena' nın onuruna şehre "Atina" adı verilir. Bugün bile efsanenin olduğu kabul edilen yerde bir zeytin ağacı durur. Bütün zeytin ağaçlarının Athena' nın yarattığı bu zeytin ağacından çoğaldığı söylenir."
"Eski Ahit'te yer alan efsanelerden biri, Hazret-i Nuh ve tufandan bahseder. Yarattığı ademoğlunun yeryüzüne kötülük tohumları saçtığını gören Tanrı, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Ve Hazret-i Nuh'a bir gemi yapmasını, bu gemiye her temiz hayvandan erkek ve dişi yedişer, her temiz olmayan hayvandan erkek ve dişi ikişer ve kuşlardan da erkek ve dişi yedişer tane almasını söyler. Ardından büyük tufan başlar, Hazret-i Nuh ve gemisindeki canlılar hariç, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey silinir. Tufan durulduğu zaman Hazret-i Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercin salar. Sular çekilmediği için güvercin gemiye döner. Hz. Nuh, yedi gün sonra güvercini tekrar salar. Güvercin bu sefer, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağıyla gelir. O zaman Nuh, suların yeryüzünden çekildiğini anlar. Ağzında zeytin yaprağı tutan güvercin, o günden bu güne, ümidin ve barışın simgesi olur. Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün."
Esat Abi ilginç bilgilerle devam ediyor. Zeytin çekirdeği ezilmesi güç olduğu için önce karatavuk'un sindirim sisteminden geçermiş. Bu harika anektod için minnettarım. Doğada tüm canlıların nasıl da birbirine muhtaç olduğunu daha iyi ne anlatır? Birbirimize görünmeyen zincirlerle bağlıyız. Gel de anlat insanlara… İzleyen varsa hatırlar, Mandıra Filozofu filminin bir sahnesi var. İnek pisliğine basıp iğrendiğini belli eden kadına, 'Bizim Sarıkız burada sıçmasa siz İstanbul'da domates yiyemezsiniz.' diyordu. Nitekim, bunu duyan karakter bir daha domates yiyemiyordu :)) Doğada size iğrenç gelen şeyleri tekrar düşünmenizi tavsiye ederim :)
Bu arada zeytinyağı ikramının başından ayrılamıyorum :)) Kimse de dur demiyor arkadaş.
Zeytinyağı müzesinin ardından Zeus Altarı'na doğru yola çıkıyoruz. Efsaneye göre Zeus'a kurbanlar sunulan büyük bir taş varmış. Bölgeyi iki yüz otuz metre yüksekten görüyor. Sol tarafınıza baktığınızda Edremit, Akçay, Altınoluk, Küçükkuyu ve karşıya baktığınızda da Midilli'yi görüyorsunuz. Mavi ve yeşilin birbirini kucakladığı bu yerde ben de yüzümü denize dönüyor, kollarımı açıyor ve doğayı kucaklıyorum.
Son durağımız olan Adatepe köyüne doğru yol alırken biraz hüzünlüyüm. Tur bitmek üzere, bu insanlarla vedalaşmam gerekecek. Veda etmeyi sevmiyorum. Her neyse, bu kısmı sona bırakalım.
Adatepe köyü muhtarsız bir köy. Evet böyle bir özelliği var. Söylentiye göre kaymakam köyü ziyaret ettiği bir gün muhtarı aylak aylak gezerken görmüş. Muhtara ihtiyacınız yok sizin, demiş. Adatepe köyünün benim için en güzel yanı otlu dondurmasıydı. Kekik, ısırganotu, nane gibi çeşitleriyle gönlümü fethetti. Bir de zeytinli dondurma yedim. Önyargılarınızdan kurtulun ve özgürleşin !
Gezimizin son durağından ayrılırken içimi kaplayan hüzne aldırmamaya gayret ediyorum. Esat Abi bir mola yerinde beni tanıtırken 'Yahu sabah arabaya bir bindi, hiç susmadı, herkesi ayağa kaldırdı. Ne neşeli kızmış.' diyordu. Onun ve herkesin hafızasında öyle kalmak istedim. Ama belki de bu kadar çok konuşmamın ya da bu kadar çok gülmemin altında insanlara çok çabuk alıştığım ve onlardan ayrılırken çok zorlandığım gerçeği yatıyor.
Akçay'a yolunuz düşerse Kazdağı Tur'a bir uğrayın. Şelale turunun fiyatı 2015 senesi için 70 Tl. Ücrete öğle yemeği dahil. Sabah 10:00'dan akşam 19:00' a kadar Esat Karanfil'in kültürel birikimi ve esprileriyle doğada harika bir gün geçireceğinizi garanti ediyorum.











